Archive for March 10th, 2008
Filed Under ( economy) by nationaleconomiy on March-10-2008
TÜRK MİLLETİ,5000 yıllık tarihiyle, 1400 yıllık Türk-İslam Medeniyeti ile ve 82 yıllık Cumhuriyet birikimiyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milleti, Avrupa ve Asya kıtalarının kesiştiği en tarihi ve stratejik bölgede yer almaktadır.
Siyasi, ekonomik ve sosyal çatışmaların merkezinde ve hedefinde olduğu halde, tarihinden ve inancından aldığı güçle dimdik ayaktadır ve aynı zamanda tüm Türk-İslam dünyasının ve dünyanın mazlum milletlerinin son umududur.
Var olduğu günden bu yana Türk Milleti, kendisini yükselten ve yücelten tarihi misyonuna sahip çıktığı dönemlerde insanlığa adaleti ve insan haklarını doya doya yaşatmış, teknolojiyi ve medeniyeti öğretmiştir.
21. yüzyıl Ulusal Egemenlik kavramının değiştiği bir yüzyıldır. Nitekim küreselleşmenin ideologlarından John Naisbitt şu yaklaşımı sergiliyor:
“Büyük şirketlerin özerk ve küçük ünitelere bölünerek, daha iyi çalışabileceklerini görüyoruz. Aynı durum, ülkeler için de geçerlidir. Eğer dünyayı tek pazarlı bir dünya haline getireceksek, parçaları küçük olmalı…”
Asırlar boyu sinsi bir şekilde yürütülen siyasi,kültürel ve sosyal faaliyetlerin sonucunda yok olma tehlikesi ile karşı karşıya gelen Milletimiz, verdiği İstiklal Savaşı neticesinde Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Kuvay-ı Milliye ruhu ile kendine dönmüş, bağımsızlığına kavuşmuş ve özgürlük mücadelesi veren milletlere örnek olmuştur.
Atatürk, 1 Mart 1922′de yaptığı Meclis açılış konuşmasında şöyle diyordu: “Her şeyden önce milli amacımız olan bağımsızlığımızı sağlamaya ulaşmaktan başka bir şey düşünemeyiz. Bu nedenle de bizce önemli olan mali gücümüzün, bu sonucu sağlamaya yeterli olup olmayacağıdır.
…Memleketimizin gelir kaynakları, milli davamızın güvenle sonuçlandırılmasına yeterlidir. Yoksunluklar içinde olsa da milli gücümüz, bugüne kadar olduğu gibi, dış devletlerden borç almadan memleketi yönetecek ve amacına ulaştırabilecektir.”
Mustafa Kemal, yeni kurulan devletin “tam bağımsız” olabilmesi için “ekonomik bağımsızlığın” şart olduğunu özellikle vurgulamış, kapitülasyonları kaldırmıştır. 1923′te İzmir’de İktisat Kongresi düzenleyerek Milli ekonomiyi canlandırmaya çalışmıştır. Kongrede, “ulusal bağımsızlık ilkesi”nden kesinlikle vazgeçilmeyeceği ve bu ilke içinde kalkınmanın gerçekleştirileceği kararlaştırılmıştır.
Yani bağımsızlık ile kendi ayakları üzerinde durabilen bir ekonomi arasında direkt bir bağ vardır.
Devletimizin kurucusu Atatürk’ün döneminde, yani 1938′e kadar çeşitli sahalarda kalkınma plan ve projeleri uygulanmış ve çok büyük başarılar elde edilmiştir.
Bu dönemde kalkınmada uygulanan Milli Model ile ülkemiz Belçika’ya uçak ihraç edecek seviyeye ulaşmıştır. Fakat Atatürk’ten sonra ülke tekrar siyasi, kültürel, ekonomik vs. topyekün bir kuşatma altına alınmış; Batılı devletler, Mustafa Kemal döneminde hayata geçiremedikleri SEVR projesini AB ve IMF yoluyla gerçekleştirmeye başlamışlardır.
Uluslar arası şirketlerin devletimizin bütçesine yön verdiği IMF ve Dünya Bankası kıskacında ülkemizin kaynaklarının ve her türlü imkanlarının kullanıldığı, özelleştirmenin, KİT’lerin satışının, Uluslar arası Tahkim’in, tahdit kanunlarının ve AB’ye uyum adı altında çıkarların yasaların hayata geçirildiği bir süreçte Türkiye, hakikatte “bu küçük parçalara ayrılma projesi”ni yaşamaktadır.
Ekonomik bağımsızlığın, devletlerin bağımsızlığında gün geçtikçe daha belirleyici bir esasa dönüştüğü bir dünyada yaşıyoruz.
Gencturk…
|
Filed Under ( biyografi) by nationaleconomiy on March-10-2008
Prof. Dr. Haydar Baş 1947 yılında Trabzon’da doğmuştur. İlk, orta ve lise tahsilini Trabzon’da tamamlamasının ardından; 1970 senesinde, Kayseri’deki Erciyes Üniversitesi’ne bağlı Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun olmuştur.
Lisansüstü eğitimini ve doktorasını “Veda Hutbesinde İnsan Hakları” konusundaki tezi ile Bakü Devlet Üniversitesi’nde tamamlamış ve bu üniversitede göreve başlamıştır. Doktora sonrası akademik çalışmalarına devam ederek “İslam ve Hz. Mevlana”, “Tasavvuf Tarihi”, “Din Sosyolojisi” ve “Din Psikolojisi” konularındaki tezleri neticesinde “Profesörlük” unvanını da aynı üniversiteden almıştır.
Dokuz yıldır Bakü Devlet Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışan Sayın Baş, halen Doğu Dilleri ve Edebiyatlarını Araştırma Fakültesi, Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde vazifesini sürdürmektedir.
Akademik kariyerini eğitim sahasında yapmasına rağmen, aynı zamanda bir araştırmacı, yazar, işadamı, sanayici ve tüccar olan Prof. Dr. Haydar Baş’ın hayatından bazı kesitler şöyledir:
a) Mefkureci Öğretmenler Derneği’nin Trabzon Şubesi Başkanlığını yapmıştır.
b) Beş yıl Devlet Liselerinde, iki yıl Ticaret Liselerinde ve İmam Hatip Liselerinde olmak üzere yedi öğretim yılı öğretmenlik yapmıştır.
c) İPA A.Ş.’nin Bölge Müdürlüğünü yürütmüştür.
d) BAŞ Şirketler Grubunun, BAŞ Çelik Fabrikalarının, BAŞ Ticaret A.Ş.’nin ve BAŞ Isı Sanayi’nin kurucusudur.
e) Halen başyazarlığını yapmakta olduğu İCMAL, ÖĞÜT ve MESAJ dergilerinin kurucusudur.
f) Milli Basın Kurultayları’nı tertip eden Basın Kurulu’nun başkanıdır.
g) Bağımsız Türkiye Partisi’nin (BTP) Genel Başkanı’dır.
Kendisi Fransızca, Arapça, Farsça ve Azerice bilmektedir.
Prof. Dr. Haydar Baş’ın görüşleri ve tezleri dünyada ve Türkiye’de çeşitli üniversitelerde lisansüstü tezlere ve akademik araştırmalara konu edilmiştir.
* Illinois Universitesi (University of Illinois at Urbana- Champaign) Intensive English Institute “Prof. Dr. Haydar BAŞ” Urbana-2001
* Dallas Üniversitesi İşletme Fakültesi. “An Alternative Prescription to the IMF’s Model for Economic Growth in Turkey (IMF Metoduna Alternatif olarak Türkiye’deki Ekonomik Büyümeye bir Reçete)” Dallas-2002
* ODTÜ (Saciology of Religion Fall Semester 1993 İCMAL, 1994)
* Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü (Haydar Baş’a göre İdeal İnsan ve İdeal İnsanın Topluma Yansıması, 1999)
* Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi (Prof. Dr. Haydar Baş ve Tasavvuf, 1993)
* Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi (Prof. Dr. Haydar Baş’ın Tasavvufî Görüşleri, 1997)
Prof. Dr. Haydar Baş, yurt dışındaki araştırma ve düşünce kuruluşlarında otuzun üzerinde ödüle layık görülmüştür. Verilen uluslararası ödüllerden bazıları şunlardır:
1- Dünya Barışına, İnsan Haklarına ve Ekonomiye katkılarından ötürü verilen Saygın Liderlik Ödülü.
Amerikan Biyografi Enstitüsü, bu ödülle Prof. Dr. Haydar Baş’ı “Uluslararası Seçkin Liderler Ansiklopedisi”nin 5. baskısında yer almak üzere seçmiştir.
2- İnsan Haklarına yapmış olduğu hizmetlerden dolayı verilen Şeref Sertifikası.
Bu sertifika Uluslararası Biyografi Merkezi tarafından verilmiştir.
3- “1994 Zirvede Kim Kimdir” ödülü.
Bu sertifika Amerikan Biyografi Enstitüsü tarafından yılda bir kere, belli sahada hizmet veren sadece bir ilim adamına verilmektedir.
4- Modern Ekonomik Görüşe hizmetlerinden dolayı verilen Uluslararası Liyakat Topluluğu Sertifikası.
Bu ödül Uluslararası Biyografi Merkezi’nce verilmiştir.
5- İletişim Endüstrisine katkılarından dolayı verilen Saygın Liderlik Ödülü.
Amerikan Biyografi Enstitüsü tarafından layık görülmüştür.
6- Uluslararası Araştırmacı Üyelik Ödülü.
Amerikan Biyografi Enstitüsü tarafından verilen bu madalya, yapmış olduğu bilimsel araştırmalar ve Modern Ekonomik Görüşe olan hizmetleri nedeniyle enstitünün araştırmacı üyesi olduğunu belgelemektedir.
7- Uluslararası Liyakat Topluluğu Excellantia (Mükemmel Şahsiyet) Ödülü:
Bu ödül bulundukları ülkelerde Uluslararası Biyografi Merkezi’ni yaşamları, şahsiyetleri ve sosyal ilişkileri ile temsil eden ilim adamlarına verilmektedir.
Fikir ve tezlerindeki bilimsel tutarlılığı ve isabeti, tarihi süreç içerisinde her zaman müşahade edilen Sayın Baş’ın, Türkiye ve dünyadaki gelişmelerle alakalı bazı önemli çıkışları şunlardır:
Prof. Dr. Haydar Baş, “Milli Birlik ve Beraberliğin Temel Unsurları” isimli konferanslar dizisiyle Türkiye’de ve Avrupa’da milli birlik ve beraberliğin önemini anlatmıştır.
Türkiye’nin AB üyeliğinin çokça gündem edildiği 1980′li yıllarda akademik
çevrelerin ve iş dünyasının kesin gözüyle baktığı üyeliğimiz ile ilgili olarak, yalnızca Sayın Baş farklı bir yorumda bulunmuştur. 1986 yılında Berlin’de “AB Topluluğu bizi aralarına kabul etmeyecektir” tezini savunmuştur. 90′lı yılların başında ülkemizdeki politikacılar ve aydınlar, Gümrük Birliği’ne girişimizi bir zafer olarak gösterirken; Prof. Dr. Haydar Baş, “AB’ye girmeden, Gümrük Birliği’ne dahil olmak Türkiye’nin aleyhinedir” demiştir. Her yıl 20 milyar doların üstünde dış ticaret açığı veren ülkemiz, Gümrük Birliği’nden dolayı 10 yılda 150 milyar dolara yakın zarar etmiştir. Özellikle 2000 yılından sonra kronikleşen ekonomik kriz ve enflasyon ortamından çıkışı IMF ve Dünya Bankası’nın talimatları ve kredileri ile aşma çabasındaki siyasi iradeye tek yanıt da Prof. Dr. Haydar Baş’tan gelmiştir: “Mevcut ekonomi politikalarıyla enflasyonun düşmesi mümkün değildir. Bu gidişatla Türkiye’yi batıracaklar. Türk coğrafyasını pazarlık konusu haline getirecekler.” Ülkemizin siyasi ve iktisadi talepler doğrultusunda bugün taşındığı nokta Prof. Dr. Haydar Baş’ın tespitleriyle aynı istikamettedir.
Amerika’nın 1991 yılındaki Irak çıkarmasında, o tarihte “Bu çıkarma her ne kadar Irak’a yapılıyorsa da nihai hedef Türkiye’yi parçalamaya yöneliktir” şeklinde ikazda bulunmuştur.
Bugün hayata geçirilen ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nden maksat da budur; İslam coğrafyasını ele geçirmek, Türkiye coğrafyasını parçalamaktır.
Son dönemde, özellikle ülkemizin siyasi, kültürel ve stratejik kuşatma altına alınması, ekonomik kriz ve çıkış yolları üzerine eserler veren Prof. Dr. Haydar Baş’ın basılmış ve basılmakta olan eserleri şunlardır:
1. Milli Ekonomi Modeli ve Kalkınma Projeleri
2. Dar Bölge Yaygın Kalkınma Modeli
3. Dini ve Milli Bütünlüğümüze Yönelik Tehditler
4. Veda Hutbesinde İnsan Hakları
5. İslam’da Kadın Hakları
6. Alemlere Rahmet Hz. Muhammed (sav)
7. Makalât
8. Mektûbât
9. İslam ve Mevlana
10. İslam’da Zikir
11. İslam’da Tevhid
12. İman ve İnsan
13. İnsan-ı Kamil ve Nefs Mertebeleri
14. Hacc’ın Hikmetleri
15. Hikmetin Sırları
16. Dua ve Evrad
17. Hıristiyanlık ve Yahudilik
18. Din Tahripçilerine Kur’an-ı Kerim’in Cevabı
19. Birliğe Doğru
20. Veda Hutbesi ve Evrensel Beyanname
21. Nefs Terbiyesi
22. Varoluşun Gayesi: Zikrullah
23. Hikmetin Sırları
24. Yaşayan Kur’an: Sünnet
25. Niçin Türkiye?
Gencturk….
|
Filed Under ( ihtiyaç, kaynak) by nationaleconomiy on March-10-2008
Milli Ekonomi Modeli nedir? 
Milli Ekonomi Modeli, insanın sınırlı ihtiyaçlarının sınırsız kaynaklardan karşılanması ilmi; ve yine ülkelerin gerektiğinde her türlü mal ve hizmeti üretebilme gücüne sahip olmasının yanı sıra iç ve dış harcamalarını borçlanmadan temin edebilmesinin formülüdür. Bu yönüyle Milli Ekonomi Modeli, ülkelerin ve milletlerin kalkınmasının ve ekonomik bağımsızlığının tek yoludur.
Tezimizi değerlendirmeye ekonominin temel meselesi olan “ihtiyaçlar ve kaynaklar” konusuna getirdiğimiz yeni bakış açısıyla başlayalım.
Bilindiği gibi ekonominin hedef ve gayesi insandır. İnsanın özelliklerinden ve ihtiyaçlarından yola çıkılarak oluşturulmamış bir modelin başarıya ulaşması zor, belki de imkânsızdır.
Günümüz iktisat modellerinde, neticenin başarısız olması da bu gerçeği ortaya koymaktadır. Zira, bu modellerin tamamı “insanı tarif etmek” yerine, onu “kendi sistemlerine uygun olarak tanımlayarak” konuya yanlış bir giriş yapmışlardır.
Mesela, kendi çıkarlarını en yüksek düzeye çıkarmayı amaçlayan İKTİSADİ İNSAN kavramı kapitalizmin model insan tipidir. Ve küçük bir azınlığın dışında, toplumları refaha ve rahata kavuşturamadığı ortadadır.
Batının insana bakışı ile şekillenen iktisat sistemleri ekonominin konusunu “insanın ihtiyaçlarının sınırsız olduğu yanlışı” üzerine bina etmişlerdir. Bunlara göre ihtiyaçlar sınırsız olmasına rağmen, karşılanmaları için gerekli olan kaynaklar ise sınırlıdır.
İhtiyaçları sınırsız olarak kabul eden bu sistemlerde, “Ne?, Kimin?, Ne kadar üretilecek?” sorularına verilen cevaplar haliyle kıt olduğu zannedilen kaynakların ışığında olmuştur. Neticede toplumların belli bir kesiminin refaha ulaştığı dar modeller üretebilmişler; geri kalan büyük çoğunluğun açlık ve sefaleti ise halledilemeyen, daha doğru ifadeyle “kaynaksızlık nedeniyle halli mümkün olmayan sorunlar” olarak iktisattaki yerini almıştır.
Bu nedenle kapitalizmde sömürü mantığı, az olan kaynaklara ulaşmak için geçerli bir yoldur. İşçi kesimi bu nedenle köle olarak görülmektedir. Kapitalist sistemin işçi anlayışı için bir nevi “modern köleliktir” diyebiliriz.
Bilinen bir gerçektir ki, ihtiyaçları sınırsız ve kaynakları sınırlı olarak gören Batı, bugüne kadar toplumlarda refahı temin edecek bir başarı elde edememiştir.
Gencturk…
|
Filed Under ( insan) by nationaleconomiy on March-10-2008

Peki Milli Ekonomi Modeli’nde insan faktörü nasıl ele alınmaktadır?
Tezimize göre; kaynakların, insanların ihtiyaçlarına yetmeyeceği yönündeki iddia yanlıştır. Tam tersine insanoğlunun her bir ihtiyacı için, uzayda ve dünyada, “hem sınırsız, hem de sürekli yenilenen” binlerce kaynak mevcuttur. Buna karşılık sınırlı olan ise insanın ihtiyaçlarıdır.
Söz konusu insan olduğunda, şayet bir sınırsızlıktan bahsedilecek ise bu “onun ihtirasları”dır. Yoksa insanın yemek, içmek, ısınmak, giyinmek, barınmak vb. çok karmaşık olmayan sınırlı ihtiyaç kalıpları varken, bu ihtiyaçlarını karşılamak üzere yüzlerce hatta binlerce kaynak saymak mümkündür.
Yalnızca modelimizde doğru değerlendirilmesi yapılan bu sınırsız kaynaklara örnek verecek olursak; madenler, enerji sistemleri (güneş enerjisi, nükleer enerji, rüzgar enerjisi, jeotermal enerji, biomas enerji, dalga enerjisi, akıntı enerjisi, yakıt hücreleri ), tarım, hayvancılık ve yan mamulleri, orman ürünleri, deniz ürünleri gibi yeryüzünde bilinen ve bilinmeyen ve sürekli olarak kendini yenileyen binlerce kaynak mevcuttur.
İhtiyaçların sınırlı ve fakat bunları karşılayacak kaynakların sınırsız olduğu yönündeki tespitimizin doğruluğunun bir ispatı da, bugün Batı toplumlarında ve Türkiye’ de de yaşadığımız “deflasyon problemi”dir… Talep yetersizliğinden ortaya çıkan bu sorun, eğer, kaynaklar ihtiyaçlara göre kıt olsa idi, yaşanmazdı.
Yeri gelmişken sadece Milli Ekonomi Modeli ile çözülebilecek olan deflasyon hastalığından bahsedelim.
Bilindiği gibi deflasyon, fiyatlar genel seviyesindeki sürekli düşüşün adıdır. Enflasyon ile karşılaştırıldığında çok daha tehlikeli olan bu problem, bugün başta ülkemiz olmak üzere, dünyanın hemen hemen her yerinde tüm ülke ekonomilerini tehdit etmektedir.
Fiyatlar genel seviyesindeki genel düşüş, toplam talebin yetersiz kalmasından kaynaklanır. Bu durumda ise firmalar, üretim kapasitesini kısma yoluna gider, işçi çıkartırlar. Bir taraftan tüketiciler, fiyatların daha da düşeceği zannı ile var olan taleplerini daha da kısarlarken, diğer yandan artan işsizlik eksik olan talebi daha da aşağıya çeker.
Meseleyi ele alan Kapitalist anlayışın klasik ayağında, fiyatların ve işçi ücretlerinin esnek olduğu ve sistemin kendi kendini tamir edeceği yanlışı kabul edilmiştir.
Piyasaların kendi kendine dengelenme fikrini kabul etmeyen Keynesyen yaklaşım ise, kamu harcamalarını arttırarak talebi desteklemeyi savundu. Kısmen netice veren bu uygulamada, kamu harcamaları için kullanılan paranın “maliyetli para” olması sonucu zamanla ülkeler hem enflasyon, hem de borç sarmalı ile karşı karşıya geldi.
Çünkü faizle alınan borç para neticesinde hükümetler, bu borçları ödemek için vergi oranlarını arttırmak ve hem cari, hem de sosyal harcamalarını kısmak zorunda kaldılar.
Bu durumda, bir taraftan artan vergiler nedeniyle üretimde maliyetler yükselirken, diğer taraftan hem kamunun orta vadeli harcamalarını kısmak zorunda kalması, hem de vergilerle piyasadan paranın çekilmesi, hane halklarının talebinin de kısılmasına neden oldu. Neticede dünya ekonomileri, hem işsizlik hem de enflasyon denen yeni bir hastalıkla, stagflasyonla tanıştı. Kapitalist anlayışın göremediği nokta, deflasyon hastalığında sebep, halkın tüketmemesi iken, bu açık maliyetli para ile yapılan kamu harcamalarıyla kapatılmaya çalışılmıştır.
Bu noktada Milli Ekonomi Modeli ile sorunun çözümüne geçmeden önce bir durumu tespit etmek gerekir: Büyüyen ekonomiler, neden belli bir süre sonra durağan bir döneme girmekte ve sürekli büyümeyi sağlayamamaktadır?
Sadece Milli Ekonomi Modelinde doğru olarak ele alınan bir başka temel mesele de şudur: Her arzın kendi talebini oluşturacağı düşüncesi ciddi bir yanlıştır. Eğer büyüyen bir ekonomiye sahipseniz, bu büyümeyi karşılayacak tüketim miktarının üretimden elde edilen gelirle sağlanması mümkün değildir. Her dönem bu büyümeye mukabil eksik kalan tüketim miktarının emisyon ile kapatılması zaruridir.
Bu durumdaki ülkelerde belli bir büyüme yakalandığında, büyümenin olduğu her yıl talep eksikliği daha da artmaktadır.
Birkaç yıl sonra bu talep yetersizliği, büyüyen ekonomilerde içinden çıkılmaz bir problem halini alır. Bu durumu, vücudu büyüyen bir insanın o bünyeyi taşıyacak kemik yapısı gelişmediği için tüm bünyenin ağırlık karşısında kırılmasına benzetebiliriz.
90′ lı yılların başında bu görüşlerimizi ilk defa dile getirdiğimizde dünya henüz deflasyonla karşılaşmamıştı. O günlerde dünya ekonomilerinin gelecek on yıl içinde ciddi bir “pazar problemi” yaşayacaklarını, özellikle hızlı büyüyen ekonomilerde gerekli emisyon ayarlamalarının yapılmaması halinde deflasyon sürecini yaşayacaklarını ifade etmiştik.
Hatırlarsanız, 90′lı yılların ortalarında ilk olarak Japonya, deflasyon sürecine girdi. Nominal faizler sıfırlanmasına rağmen reel faiz oranları pozitif kaldı. Japon hane halkları, satın alma güçleri düştüğü ve geleceğe güvenleri kalmadığı için harcamalarını iyice kıstılar. Bu da fiyatların düşmesine, stokların artmasına neden oldu. İşçi çıkartmalar bu süreci takip etti. Japon ekonomisi, halen içine düştüğü bu ortamdan çıkamamıştır.
Ayrıca, şu anda ABD’ye ihracata endekslenmiş Japon ekonomisi, elinde tuttuğu 800 milyar dolarlık ABD parası ile büyük sıkıntı içindedir.
Diğer taraftan 2003 yılı Ocak ayında televizyonlarda yaptığımız çeşitli açıklamalarda, Alman ekonomisinin 2003 yılında durağanlaşacağını, bunun akabinde işsizliğin artacağını ifade etmiştik. Almanya’nın Mastrich kriterlerini askıya alıp, kamu harcamalarını arttırmak, hatta çok kısa bir zaman içerisinde borç almak zorunda kalacağını söylemiştik.
Kısa bir süre sonra dediklerimiz aynen gerçekleşmeye başlamıştır. 2003 yılında Alman ekonomisi önce durağan bir döneme girdi. Sonra işsizlik artmaya başladı. Bugün itibari ile Almanya’da son 72 yılın en büyük işsizlik oranı yaşanmaktadır. İşsiz sayısı 5 milyonu aşmıştır. Bu arada 40 milyar dolarlık dış borç alan Almanya’nın, Mastrich kriterlerine de uymuyor olması AB içerisinde ciddi bir tartışmayı başlatmıştır.
Görünen şu ki, bu uygulamaların hayata geçirildiği Avrupa Birliği daha önce de ifade ettiğimiz gibi, en geç 15 sene içinde dağılmak durumunda kalacaktır.
Almanya büyüyen bir ekonomiye sahipti. Mark’ı bırakıp Euro’ya geçtikten sonra, bu büyüyen ekonomiye karşılık piyasada bulunması gereken para miktarı emisyon ile karşılanamadı. Zira para basma hakkı, Berlin’deki Bundesbank’tan alınarak, Frankfurt’taki Avrupa Merkez Bankası’na geçmiştir.
Ekonomilerde ortaya çıkan deflasyonun tek sebebi, eksik talep de değildir. Bazen piyasalarda fazla miktarda para olmasına rağmen, yine de ekonomiler deflasyona girebilirler. Zira gelir dağılımındaki dengesizlik de, deflasyonu doğuran en temel sebeplerden biridir.
Eğer toplumun önemli bir bölümü, belli bir gelir seviyesinin altına düşerse, artık tüketme kabiliyetini yitirmiş demektir. Piyasada fazla miktarda para olsa bile, bu tüketim kesimine yeniden tüketme kabiliyeti kazandırılmadan ekonominin deflasyondan çıkması mümkün değildir. Yani, sadece faiz oranlarının düşürülmesi ile tüketimin arttırılması bu durumdan çıkış için yeterli değildir.
Nitekim ABD örneğinde bu dediklerimiz ispatlanmaktadır. Faiz oranlarını uzunca bir süre %1′lere çeken FED, deflasyondan çıkmayı hedefledi, ama ancak kısmen başarılı olabildi. Çünkü ABD, halkının büyük bir kısmı geçim sıkıntısı çekmektedir.
Ayrıca faiz oranlarını adeta sıfırlama gayretindeki ABD, toprakları dışında bulunan karşılıksız parasının kendisine geri döneceğinden korktuğu için bu durumu fazlada sürdürememiştir.
Türkiye örneğine bakacak olursak; durum, pek de farklı değildir. Yüksek girdiler nedeniyle maliyetler artarken, diğer taraftan da uygulanan faiz politikaları ile piyasadan para çekildiği için talepte ciddi bir daralma yaşanmaktadır. Böyle bir ekonomide yapılan TEFE ve TÜFE hesaplamaları da yanlıştır.
Bir ekonomide yüksek oranda maliyet enflasyonu var ve aynı zamanda ciddi bir talep daralması yaşanıyor ise, bu hesaplama yöntemi yanlıştır. Örneğin siz, buğday ekiyorsunuz. Buğdayın fiyatı, talep azlığından dolayı % 30 düşüyor. Ama buğdayı elde ederken kullandığınız gübre ve mazot % 35 artmışsa, bugünkü hesaplamalarla % 2.5 olması gereken enflasyon, köylü için % 65′tir.
Bu bağlamda ülkemiz için çözüm, bir taraftan üretim maliyetlerini aşağıya çekecek bir Maliye politikasının ve tüketimi tetikleyecek bir Para politikasının aynı anda devreye konmasıdır.
Gelir dağılımımızda da ciddi bir dengesizlik vardır. Bu da deflasyonun önemli bir sebebidir.
Bugün dünyada hakim olan anlayışta, üretim değil, para ile para kazanma yöntemi tercih edilmiştir.
FEX piyasalarında günde ortalama 2 trilyon dolar işlem görürken, dünyadaki yıllık toplam ticaret hacmi sadece 6,5 trilyon dolar civarındadır. Bu yöntemle paranın belli ellerde stoklanması, toplumda istenilen talebin ortaya çıkmasına engeldir. Uyguladıkları faize dayalı politikalarla Kapitalist anlayışın bu sorunu çözmesi imkansızdır.
Deflasyondan kurtulmak için tek bir program yeterli değildir… Aynı anda hem para politikası, hem maliye politikası, hem bunlara uygun dış ticaret modeli uygulaması, hem de Sosyal Devlet anlayışını hayata geçirmek gerekir.
Tüm açıklığıyla ifade ediyorum ki, ülkeler, Kapitalist anlayışı terk ederek, Milli Ekonomi Modelini hayatlarına geçirmedikleri sürece bu hastalıktan kurtulamazlar.
Görüldüğü gibi ihtiyaçları sınırlı olan insanın, ihtiyaçlarının karşılanması noktasında bir problemi yoktur. Ekonominin sorunu kaynak fazlası nedeniyle bunu toplumun tamamının kullanımına açacak projelerdir.
Kaynakların sınırsız olduğu kabul edildiğinde, Milli Ekonomi Modeline göre asıl mesele, bu kaynakları değerlendirmek ve toplumun her kesiminin adaletli bir şekilde istifadesine sunmaktır.
Tezimize göre bunu yapacak olan da, kaynakları tüm insanlığın hizmetine sunacak bir sorumluluk ve hesap verme duygusuna sahip insandır.
Milli Ekonomi Modeli, ekonominin yalnızca bir meselesini değerlendirmek yerine, tamamını inceleyen ve biri halledilirse diğeri çözümsüz bırakılan sorunların tamamına çözümler getiren tek modeldir.
İktisat tarihinde bilinen böyle kapsamlı ikinci bir tez mevcut değildir.
Tezimize göre ekonominin tüm problemleri birbirine zincirleme bağlıdır. Ve bir meselenin halli için tek bir konunun değil, onunla bağlantılı her meselenin çözülmesi gerekir. Sadece Milli Ekonomi Modelindeki sistemin yapabildiği bu “topyekün çözüm modeli” dünya ekonomilerinin tek kurtuluşudur.
Gencturk…
|
Filed Under ( para) by nationaleconomiy on March-10-2008
Milli Ekonomi Modeli, insanın sınırlı ihtiyaçlarının sınırsız kaynaklardan karşılanması ilmi ve ülkelerin gerektiğinde her türlü mal ve hizmeti üretebilme gücüne sahip olması, iç ve dış harcamalarının borçlanmadan temin edebilmesinin adı ve formülüdür.
Çözümlerimize Milli Ekonomi Modeli’nde getirilen “Para tarifi” ile başlayalım.
Kapitalist anlayışa göre para, sadece mübadele ve tasarruf aracıdır. Bu anlayışta paranın “tahrik unsuru olması” ve “emek ve üretimin karşılığı olması” özelliği yok sayılmaktadır.
Para hakkında bilgi sahibi olmak için onun hangi fonksiyonları yerine getirdiğinin bilmek gerekir.
Milli Ekonomi Modeline göre paranın 4 temel özelliği vardır.
1- PARANIN TAHRİK UNSURU OLMASI:
Modelimizde para, emeği tahrik ederek mal ve hizmet üretimini sağlayan bir araçtır.
Yani para, diğer iktisat ekollerinin iddia ettiği gibi ekonomiler üzerinde “etkisiz eleman” değildir. Bilakis, işlemci olarak, üretim ve tüketimle ilgili niyetlerin açığa ve ortaya çıkmasına vesile olmaktadır. Bu özellik yalnızca Milli Ekonomi Modeli ile iktisat literatürüne girmiştir.
2- EMEĞİN VE ÜRETİMİN KARŞILIĞI OLMASI:
Günlük hayatta para olmadığında gıda, giyim, barınma, güvenlik gibi temel ihtiyaçlar karşılanamayacağı gibi; yeraltı ve yerüstü kaynaklarını çıkaracak emek de devreye konamaz.
Para, harekete geçirdiği emeğin ürettiği mal ve hizmetin karşılığıdır. Üretimi devreye koyacak paranın başlangıçta karşılığı olmayabilir. Ama üretimle beraber para, kendi karşılığını hatta daha fazlasını oluşturma kabiliyetindedir. Zati değeri olmayan paranın maliyeti, üretim faktörlerini devreye koyarak elde edilecek mal ve hizmetin değerinden çok daha az olacaktır.
Paranın bu vasfı da yalnızca Milli Ekonomi Modeli ile ortaya çıkmıştır.
Milli Ekonomi anlayışında piyasalarda dolaşan para maliyetsiz olduğu için, emeği tahrik edecek ve üretim faktörlerini devreye koyacak para da maliyetsizdir. Başlangıçta zati değeri olmayan para, emeği tahrik etmek ve devreye koymak suretiyle, mal ve hizmet üretimini sağlayarak kendine karşılık bulur.
Emeğin ve üretimin karşılığı olarak devreye girecek olan para, atıl duran insanların emeğini harekete geçirir. Nitekim mesela, yol yapımı için gerekli olan malzemeler dağlardan temin edilerek, yollar insanların hizmetine sunulabilir. Bu sayede hem insanların emeği değerlendirilecek, hem de yol yapılarak ekonomik bir değer oluşturulacaktır.
3- PARANIN DEĞİŞİM (MÜBADELE) ARACI OLMASI:
Piyasada bulunan her türlü mal ve hizmet, para ödenerek satın alınır. Bu, paranın mübadele özelliğidir. Değişimin tam olarak yapılabilmesi için piyasada yeterli miktarda paranın bulunması gerekmektedir.
Liberal ekonomilerde tedavüldeki bu para maliyetlidir. Maliyetli para üretimde kısıntıya neden olur. Talep daralması da görülür.
Liberal anlayışta temel yöntem olan paranın faizle piyasadan çekilmesi, mübadelenin sağlıklı yapılmasını engeller. Paraya olan ihtiyacın emisyonla piyasalara iadesi engellenerek piyasalara para satanların önü açılmış olur. Neticede toplum, tüketim kabiliyetini kaybeder ve en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamaz olur.
Artan dünya nüfusunun tüketim yapamaması, üretim miktarının yetersizliğinden değil, insanların o tüketimi yapacak paradan mahrum olmalarından kaynaklanmaktadır.
Milli Ekonomi Modeli’nde mübadele için piyasada olması gereken para maliyetsizdir. Bu sayede paranın piyasalarda dönmesi, serbestçe dolaşımı, reel ekonomiye katkısı sağlanmaktadır. Mübadelenin yaygın şekilde yapılmasını sağlayan Milli Ekonomi Modeli, üretilen mal ve hizmetin değerinde mübadele yapılabilmesi için arz ve talebin dengede olmasını şart koşar.
Milli Ekonomi Modeli’nde denge, belirli bir matematik ölçüsü içerisinde, arz ve talebin bazen ayrı ayrı, bazen de aynı anda emisyonla desteklenmesiyle sağlanır. Bu yaklaşım ileride ele alacağımız sürekli büyümenin de formülüdür.
4- PARANIN TASARRUF ÖZELLİĞİ:
Liberal ekonomilerde paranın tasarruf edilmesindeki amaç faizle para kazanmaktır.
Dolayısıyla Liberal anlayışın değer saklama aracı olarak paraya yüklediği fonksiyonlar:
a- Paranın üretimden çıkıp, reel ekonominin dışına kaymasına,
b- Paranın tekelleşmesine,
c- Dünyada üretilen mal ve hizmetin global güçlerin eline verilmesine,
d- Üretim maliyetlerinin artmasına,
e- Talebin daralmasına,
f- İşçi ücretlerinin ve verimliliğin düşmesine neden olur.
Milli Ekonomi Modeli’nde piyasadaki para maliyetsiz olduğu için değer saklama aracı olarak para,
a- Mal ve hizmet üretimi,
b- Günlük tüketim ihtiyacının karşılanması,
c- Düğün, seyahat, hastalık gibi ileriye dönük ihtiyacın karşılanması için tasarruf edilir.
Tasarruf aracı olarak paraya yüklenen fonksiyon
a- Paranın serbest dolaşımına,
b- Üretim ve talebin artmasına,
c- Gelir dağılımının düzelmesine neden olur.
Şimdiye kadar yanlış uygulanan para politikaları ile, kişilerin tüketim kabiliyeti engellendiği gibi kaynakların da yeterince kullanılması imkansız hale getirilmiştir.
Modelimizde, bugün hızla gelişen ekonomilerde nedeni anlaşılamayan DURAĞAN DÖNEMDEN ÇIKIŞ VE BÜYÜMEDE SÜREKLİLİĞİN SAĞLANMASI temin edilirken, bir yandan da halledilmesi imkânsız gibi görünen İŞSİZLİK problemine çare olunmaktadır.
Bunun yolu olarak Sosyal Devlet anlayışı içinde ele alınan; ülke kaynaklarının, emisyonla desteklenmiş faizsiz krediler ve devlet - millet ortaklığı ile kurulacak üretim tesisleri yoluyla harekete geçirilmesi, üretim ve tüketimin beraber desteklendiği bir üretim seferberliği başlatılmasıdır.
Milli Ekonomi Modeli, üretimde devlet desteğinin sağlanması ile maliyetlerin aşağı çekilmesi, vergisiz bir ekonomi, faizsiz bir ekonomi, keyfi fiyatlandırmaya devlet tarafından engel olunması yaklaşımları ile de ENFLASYON sıkıntısını halletmektedir.
Bu bağlamda Milli Ekonomi Modeli, Kapitalist sistemin günümüze kadar çözemediği ve artık krizleriyle kabul ettiği GELİR DAĞILIMINDA DENGE, SÜREKLİ BÜYÜMENİN YAKALANMASI, TAM İSTİHDAMIN SÜREKLİ SAĞLANMASI meselelerini de tarihe gömmektedir.
Tezimizde devletin önemli bir vazifesi de, millete ait olan yeraltı ve yerüstü kaynaklarının milletin kullanımına açılmasının sağlanmasıdır. Bu sayede millete ait olan kaynakların yine millet tarafından işletilmesi ve kullanılması sağlanırken, bir taraftan da kaynakların doğru olarak işletilmesi ile üretim seferberliğinin hayata geçirilmesine katkıda bulunulacaktır.
Mesela, ülkenin herhangi bir yerinde bulunan petrol madeni bu ülkenin tamamına aittir. Ve milletin tamamına fayda verecek şekilde devlet tarafından işletilmelidir. Bu model devlet-millet ortaklığıdır. Kurulacak şirketin bir kısmının hissesi vatandaşlara ait olmalı, diğer kısmının gelirini ise devletin kamu harcamaları için ayrılmalıdır.
Milletin bu işletmelere ortak olması da emisyonun genişletilmesi yoluyla verilecek faizsiz kredilerle temin edilecektir.
Bu mesele, Türkiye’miz açısından ele alındığında ayrı bir önemi haizdir. Zira yaklaşık olarak 3 katrilyon dolarlık bir maden rezervine sahip olan Türkiye’ de yeraltı kaynaklarımız çıkarılan kanunlar ile yabancı şirketlere adeta peşkeş çekilmektedir. Sonunda “hazine üzerinde oturan dilenci”ye dönüştürülen Türkiye’de, kaynaklarımızı devrettiğimiz yabancılardan faizle para alır hale geldik. Bu bizim paramızı yine bize satmaktan başka bir şey değildir.
Ve yine biz Milli Ekonomi Modeli projeleriyle “tam bir üretim seferberliği”ni başlatıyoruz. KOBİ’lere ve esnaf kesimine uzun vadeli faizsiz kredilerin verilmesi ile; tarım kesimine ürününe karşılık -daha ürününü tarlaya atmadan- “faizsiz ve yarı bedeli avans olarak ürün ödemesi yapılması” ile; nakliyecilere, otobüs, taksi ve taşıma araçlarının temini ve yenilenmesi için faizsiz uzun vadeli kredi temini ile; sanayiciye proje mukabili faizsiz uzun vadeli kredi imkanı ile gerçekte hem üretim hem de tüketim beraber desteklenmektedir.
Modelimize göre devletin halkı desteklemesi bir ekonomi kuralıdır.
Üretimin önünü açacak bir diğer proje ise, devletin yatırım ve üretim için gerekli olan parayı sıfır faizle kendi vatandaşına sağlamasıdır. Bu şekilde üretimin önü açılacağı gibi, maliyetler de düşecektir. Vatandaşlar arasında fırsat eşitliği de bu sayede sağlanacaktır. Proje mukabili verilecek olan bu krediler, her aşamasında kontrol edilerek ilgili raporlar proje sahiplerine sunulmalı, hukuki müeyyideler ile işleyişi temin edilmelidir.
Öte yandan devlet, içeride ve dışarıda gerek Sosyal Devlet politikaları ile ve gerekse para politikaları ile kendi üreticisine pazar imkanı sağlamakla mükelleftir. Bu pazarın oluşturulması üreticiye verilecek krediden çok daha önemlidir. Çünkü ürettiğine müşteri ve pazar bulamayan üretici, ürettiği kadar batacaktır. Dolayısıyla devlet, bizatihi kendisi piyasalarda alıcı olarak yer almalı ve kamun harcamaları ile belli sanayi kollarını ve özellikle stratejik sanayii desteklemelidir.
Devlet ayrıca, ileri teknoloji ve yüksek sermaye gerektiren sahalarda öncü ve üretici olarak piyasada yerini almalıdır.
“Üretim seferberliği ile topyekün bir kalkınma” hamlesi, Milli Ekonomi Modelinin oluşturduğu önemli bir projedir. Devlet, bu hamleyi, Sosyal Devlet uygulamaları ile hayata bizzat geçirmek durumunda olduğu gibi, sürekli büyümenin temini için gerekli olan çalışmaları da bizzat yapmak zorundadır. Zira, piyasaların olaylar karşısında kendiliğinden dengeye geleceğini savunun Kapitalist anlayış, tezimizin dikkat çektiği reel gerçeklerle tarihe karışmaktadır.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, sürekli büyüyen ekonomilerde üretim ve tüketim arasında belli bir açık meydana gelir. Eğer emisyon hacminin genişletilmesi yoluyla bu açığa müdahale edilmezse, ekonomilerin zaman içerisinde kendi kendini desteklemesi mümkün değildir.
Milli Ekonomi Modeli’ne göre “ekonominin yapısından kaynaklanan üretim ile tüketim arasındaki bu açığın kapatılması” da ancak devlet tarafından yapılabilir.
Devletin bu açığı, senyoraj hakkını kullanarak emisyonla kapatması, piyasalar için bir zorunluluktur.
Bu arada devlet, yerli sanayinin yurt dışında rekabet edeceği maliyet ve fiyat avantajlarını kendi ihracatçısına emisyonla sağlamalıdır.
Tüm bu üretim desteklerinin yanında, devlet aynı zamanda yerli sanayii korumak üzere, her türlü anti-damping uygulamalarını, gümrük ayarlamalarını yaparak kendi insanını korumalıdır.
Gencturk…
|
Filed Under ( manifesto) by nationaleconomiy on March-10-2008

|

İktisat tarihini değiştiren tez
“Devletlerin kaynaklarını ve milletlerin emeklerini sömürmenin 21. yüzyıldaki adı olan globalizm, siyasi boyutu demokrasi, ekonomik boyutu piyasa ekonomisi ve sosyal boyutu da insan hakları olan bir dünya görüşüdür. Ve bu görüş küçük bir azınlığın tüm dünya kaynaklarını sömürmesi mantığıyla hareket eder. Uygulanan ekonomi sistemleri ile insanlık aç, insanlık sefalet içindedir.
Küresel bir dünyaya ayak uydurmak gerekçesi ile az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yapılan tavsiyelerin yerine getirilmesi aslında süper devletlere bağımlı ve tüm imkanlarıyla hizmete hazır devletler oluşturmaktadır. Bu tavsiyeler, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için emek ve sermayenin dışarıya akışından başka işe yaramaz.
Milli Ekonomi Modeli’nin en önemli özelliği globalizmin karşısında devletlerin ayakta durabilmelerini temin edecek formülü içermesidir.
Biz, milli devlet anlayışı içinde tüm ekonomi konularına farklı bakış açıları getirerek globalizmin karşısında ayakta durabilecek ekonomi modelini ve onun uygulanacağı devleti kaleme aldık.
Bugün Rusya’da, Venezuella’da, Brezilya’da fiili olarak piyasalarda uygulamaya konulan milli ekonomi modeli ile ilgili gelişmeler göstermektedir ki, bu tez tüm dünyanın önünü açacak formüller içermektedir.
İktisat tarihini değiştiren tezimiz hangi özellikleri ile ve getirdiği hangi yeniliklerle sıkıntı içindeki ekonomiler için bir çıkış yolu olacaktır.
Geliniz ilk defa milli ekonomi modeliyle iktisat tarihine giren ekonomi konularına bakalım.
Kaynaklar yeterli ve ihtiyaçlar sınırlı gerçeği
Kapitalist ve liberal sistemler ihtiyaçlar sınırsız derken, bu ihtiyaçların karşılanacağı kaynakların yetersiz olduğunu kabul eder.
Sömürgeci ülkeler kaynakların sınırlı olduğundan yola çıkarak bu kaynakların herkese yetmeyeceği sonucuna varmıştır. Bu sebepten dolayı insanlık kendi sahip olduklarına değil, başkalarının elindekilere göz koymuş, asırlar boyu devam eden savaşlar ortaya çıkmıştır.
Denilebilir ki, kaynaklar sınırlıdır inancı insanlığın egosunu tahrik etmiş, doymak bilmeyen hırsı insanlığın ecel şerbeti olmuştur.
Dediklerimize örnek olarak sosyalizm ve kapitalizm yeterlidir. Bugün Afganistan’da, Irak’ta dökülen kanların, Somali’de akan kanın, Çeçenistan’da, Eritre’de, Kosova’da, Lübnan’da akan kanın, göz yaşının, ölümün sebebi hep bu ihtiras sahibi insanın doyum nedir bilmeyen egoizminden kaynaklanmaktadır.
Kaynaklar sınırlıdır diyenler insanoğlunun tabiat sahnesinden çıktığı bugüne kadar hangi kaynağı tüketmiştir ki, böyle fikrisabitler oluşturmuştur. Mesela ormancılık mı, hayvancılık mı, denizcilik mi, tarım mı? Hangisi bitmiştir?
İptidai dönemlerde yılda tarım arazilerinden bir defa ürün alan insanoğlu, teknolojinin imkanlarıyla neredeyse her ay ürün alabilme devrini yaşamaktadır. Bu tarımda böyle, ormancılıkta böyle, sanayide böyle enerjide böyle. Kaynaklar açıldıkça açılıyor ve sonunu getirmek diye bir durum mevzubahis olmuyor.
Mesela sözkonusu enerji olduğunda bir ton suyun yüz metre derinliğindeki bir yere düşmesi ile elde edilen enerjiye mukabil bugün nükleer teknoloji ile bir santimetre küp büyüklüğünde bir maddenin çözülmesiyle yüzlerce misli daha fazla enerji elde edilebiliyor.
Durum bu kadar açıkken halen kaynakların sınırlı olduğundan nasıl bahsedilebilir. Kaynaklar sınırlıdır demek, ideolojik bir yaklaşım olup, ihtirasın tatmini yönünden bir iddiadır. İnsanların ihtiras yönünden tatmini ise asla mümkün değildir.
İhtiyaçlar yönünden ise mevcut kaynaklara bakarak bu ihtiyaçların karşılanmaması gibi bir düşünce sözkonusu olamaz. Aslında doymak nedir bilmeyen insanoğlunun tabi ihtiyaçları değil, ihtiraslarıdır.
Sizin bir apartmanınız, bir villanız olsa ikincisini istemeniz, bir otomobiliniz olsa diğer birini istemeniz aslında onlara olan ihtiyacınızdan değil, bizim geleneğimizde aç gözlülük diye tabir edilen insanın doyumsuzluğundan kaynaklanmaktadır. O halde yapılalacak olan iş dünya üzerinde her bireye yetecek olan kaynakların insanlar arasında adil paylaşımını temin etmektir.
Milli Ekonomi Modeli yeterli kaynaklar var ve onun içinde dünyada kaynak savaşına gerek yoktur der.
Modelin merkezinde insan var
Bugün insanlar açlıktan ölüyor, kaynak savaşları hala devam ediyorsa, bu sistemlerin insana bakışıyla alakalı bir konudur.
Demek ki değer verilen insan değil sistemdir. Ve yine sistemler insan için değil, insan sistemlerin devamı için bir araç mesabesindedir.
Bu mantıkla baktığınızda aç olanın karnını doyurmanız geçim sıkıntısı içindekine çare bulmanız imkansızdır.
Eğer siz sistemin merkezine insanı koyamazsanız sadece belli bir menfaat grubunu tatmin edecek bir model tahsis edersiniz ki bu geri kalan çoğunluğun küçük azınlığa hizmetinden başka bir şey veremez. Milli ekonomi modelinin merkezinde önce insan vardır.
Bu haklarıyla doğan insana hakkını verecek ve onu koruyacak bir devlet anlayışını ve bireyden topluma her ferdi kucaklayacak bir sistem biçimini de içerir.
İnsanın tercihlerini hem kendi yararına hem de toplumun menfaatlerine uygun bir hale getirmek sistemin vazifesi olmalıdır. Şu anda başta AB topraklarında olmak üzere sosyal harcamalarda kısıtlamalara gidiliyor. Bu belli kesimlerin haklarının devlet eliyle kısıtlanmasıdır.
Halbuki yapılmasının faydasına inandığımız şey herkesin adil paylaşımdan istifade ile geçim standartlarına sahip olmasıdır. Tezimiz de bunu ortaya koymaktadır.
Adil bir gelir dağılımı
bugün elimizde yeterinden fazla emtia olmasına rağmen alım gücü yeterli seviyede olmadığı için talep daralması görülmektedir. Eğer siz talep eksikliğini bir şekilde ortadan kaldıramazsanız sonuç deflasyondur.
Gelir dağılımındaki dengesizlik sonucu toplumun belli bir kısmı geçim sınırının altında ise ekonominin sağlıklı olması asla mümkün olamaz. Bunu önlemenin yolu adil bir gelir dağılımıdır. Bireylerin gelirlerini en azından geçim sınırına taşıma zorunluluğu şarttır.
Devletin ekonomiye müdahalesinin ortadan kaldırılması piyasalarda global sermayedarların önünün açılması, faiz, devletlerin senyoraj hakkını kullanmaları yerine dışarıdan faizle borç almaları ve özelleştirme, adil bir gelir dağılımına engeldir.
Biz bunun çözümü olarak tüketici kesimin devlet tarafından desteklenerek alım gücünü devreye koyduk.
Şayet kaynaklar ihtiyaçlara cevap vermemiş olsa idi, fertlere yetecek kadar kaynak olamazdı. Halbuki kaynaklar konusunda devletin şirket kurarak vatandaşların tamamını bu kaynaklara ortak etmesi mümkündür. Bu her bireyin bu kaynaklara sahip olduğu manasına gelir. O takdirde fertlere yetecek kadar kaynak var demektir. Onun için devlet elindeki kaynakları kullanarak sosyal devlet projeleri ile adil gelir dağılımını sağlayabilir.
Milli Ekonomi Modeli de bunu hayata geçirmeye çalışıyor. Adil bir gelir dağılımından maksat herkesin aynı miktarda gelire sahip olması değil, herkesin geçimini temin edeceği belirli bir gelir düzeyine ulaşmasıdır.
Adil gelir dağılımının temin edilebilmesi için,
a- devletin piyasalarda global güçlerin kontrolüne engel olması gerekir
b- isteyen herkese proje mukabili faizsiz kredi verilmesi, paranın tekelleşmesini önleyeceği gibi, milli gelirin adil bir şekilde dağılımını da sağlayacaktır.
c- Sosyal devlet projeleri gelirin adil dağılımını sağlar.
d- Milli ekonomi modelinin vergi anlayışı yani gelir düzeyine göre vergi alınması da gelirde adaleti temin eder.
e- Ayrıca yer altı zenginliklerinin devlet-millet ortaklığıyla işletilmesiyle ciddi bir gelir temin edilir.
Sürekli büyüme nasıl gerçekleşir?
Milli Ekonomi Modeli tüketim eksenli bir ekonomi analizidir. Ekonomi tarihinde ilk defa tüketen kesim dikkate alınarak hazırlanan bir modeldir.
Bugün tıkanan ekonomilerin sürekli büyümeyi temin edebilmeleri ciddi bir sorundur. Sürekli büyümenin olabilmesi için, üretim ve tüketimin devamlı devrede olması şarttır.
Peki bu nasıl olacak?
Eğer bir ekonomiyi büyütmek istiyorsak, tüketim kesimini desteklemek zorundayız. Tüketim kesimi desteklendiğinde üreticinin Pazar problemi kalmayacaktır. Böylece hem üretim, hem de tüketim aynı anda devreye girmiş olacaktır. Üretim ve tüketimin aynı anda devreye girmiş olması demek, ekonominin sürekli hareket halinde olduğunun bir ifadesidir ki, o takdirde ekonomi sürekli bir büyümenin içine girmiş demektir.
Bugün yapılan iş, gerek üretimden gerekse tüketimden tahrik unsuru olan parayı çekip, belli sermaye sahiplerinin elinde tehdit unsuru haline getirmektir. Böylece insanların elinde olması gereken para belli güçlerin elinde hem üretim ve hem de tüketimden dışlanırken, pazarda harcanması gereken para olması gereken yerlerde olmadığı için Pazar problemleri ortaya çıkmaktadır.
Dikkat edilirse, dünyada ciddi sermayedarların var olmasına rağmen, ne üretim ne de tüketim istenilen seviyede değildir.
Belli ellerde stoklanmış olan sermayenin adil bir şekilde yaygın halk tabanına kazandırılmasıyla Pazar ihtiyacı üretilen mamüller için giderilecek ve üretici kendisine rahatlıkla malını satabileceği hazır bir Pazar bulacaktır. Bugün gerek pazarda olanların ve gerekse pazara gidenlerin elinde istenilen imkan olmadığı için ne üreten kendisine üretim için gerekli desteği bulabiliyor ne de tüketen tüketimini yapabilmek için gerekli olan imkanlara kavuşuyor.
Liberal kapitalist sistemin getirdiği bu parada tekelcilik anlayışı maalesef hem üretimi hem de tüketimi tıkayan büyük bir engel olarak ortaya çıkıyor.
O bakımdan tüketici kesimi desteklemek zorundayız. Bugün ekonomilerin en büyük problemi tüketim kabiliyetini kaybetmiş insanları yığınlar haline getirmek oluyor.
Ayrıca elde edilen gelirin tamamının tüketime dönüştüğünü var saysak bile, gelir en fazla kendisi kadar bir tüketim oluşturulabilir. Sonuçta üretim ile tüketim arasında eksik üretim miktarı kadar fark ortaya çıkar.
Bu açık kapatılmazsa zaman içinde ekonomilerde durağan döneme geçilmesi kaçınılmazdır.
Dünyanın bugün yaşadığı kader de budur.,
İşte milli ekonomi modeli bu durağanlığı ortadan kaldırmak için devletin üretim ve tüketim arasında oluşan eksikliği tamamlamasını, devletin senyoraj hakkını kullanmasını ve bunu sosyal devlet modeli ile tüketim kesimine aktarmasını çözüm olarak sunmaktadır.
Para, özgürlüğüne kavuşacak
Faiz, bugün tüm dünya ekonomilerinin sıkıntısı olan resesyon, stagflasyon, deflasyon, işsizlik gibi birçok hastalığın ana kaynağıdır.
Üretimden uzak, reel değil, sanal ekonomik büyüklükler ortaya çıkaran faiz, para ile para kazananın dışında topluma bir şey vermez.
Paranın belli ellerde tekelleşmesini istemiyorsak, maliyetlerin artmasının önüne geçmek istiyorsak, talep daralmasını yok etmeye karar vermişsek ve neticede verimliliği artıracaksak faiz devre dışı kalmalıdır.
İşte milli ekonomi modeli faizi bu gerekçelerle sistemden çıkarır. Faizsiz bir para politikası, emeği tahrik edecek üretim faktörlerini devreye koyacak paranın maliyetsiz olması demektir.
Bunun yanında faizle borç alan ülkeler açısından olayı ele alırsak, verilen bu değerler karşılığında ülke ekonomilerinin tamamı belli başlı yabancıların kontrolüne geçer. Artık ekonomik ve siyasi bağımsızlıktan bahsetmek mümkün olamaz.
Tezimizde faiz ortadan kalkacağı için, para piyasada herkesin ulaşabileceği bir şekilde bulunacağından ekonomilerin ihtiyaç duyduğu tüketim ve üretim sağlanacaktır.
Tezimiz faizi tamamiyle sistem dışı tutmaktadır. Para, özgürlüğüne kavuşurken, hem gelir dağılımında denge sağlanacak, hem de üretim önündeki engeller kaldırılacaktır.
Paranın maliyetsiz olarak piyasalara sunuluşu enflasyonun oluşumunu engellediği gibi talep daralmasından kaynaklanan deflasyon da önlenecektir.
Gencturk… |
|
Filed Under ( senyoraj) by nationaleconomiy on March-10-2008
|
Merkez Bankası’nın piyasaya dolanıma sunduğu para olan EMİSYONLA karşılanması gereken bu oran, Kapitalist düzende farklı bir yolla piyasalara aktarılmaktadır. Uygulamada devletlerin emisyonla elde ettiği gelir olan “SENYORAJ hakkı” elinden alınmakta, gerçekte ise dış kaynaklı borçlarla devletlerin elinden alınan “bağımsızlık”ları olmaktadır. |
| Kapitalist sistemin gereği olarak az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere sunulan faizli borç ve krediler, işte bu oranın temini için gerekli olan parayı global sermaye gruplarından karşılamaktır…
Ülkemizde de örneğini yaşadığımız bu korkunç oyunda, ülkelerin Merkez bankaları devletten bağımsız hale getirilerek; devletin, Merkez Bankası üzerinden senyoraj geliri elde etmesine yasak getirilmektedir.
Gelişmekte olan ülkelerde senyoraj geliri yerine gelişmiş ülkelerin Merkez bankalarının bastığı para faizle borç alınarak senyoraj geliri yerine kullanılmaktadır. Bu durumda borç alan ülkeler, küresel güçlere faiz ödemek zorunda kalmaktadır. Ayrıca aynı zamanda senyoraj gelirlerini de devretmişlerdir.
Neticede ülkeler, Türkiye de olduğu gibi büyük bir borç batağının içine itilmektedir.
Yıllardan beri televizyon ekranlarından halkımızın dikkatini çektiğimiz bu hususlar, artık Türkiye’de ve dünyada sahasında saygın isimler tarafından da ifade edilmektedir.
Nitekim T.C. Merkez Bankası eski Başkanı Yaman Törüner, Milliyet gazetesindeki makalesinde gelişmekte olan ülkelerin senyoraj geliri elde etmesine müsaade edilmediğine, bunun yerine gelişmiş ülkelerin o ülkeler adına senyoraj hakkını kullanıp, “HART KÖRİNSİ”leri dolaşıma sokarak gelişmekte olan ülkelerden vergi aldığına dikkat çekmiştir.
Yaman Törüner şöyle diyor: “Merkez Bankacılığı ateş ve tekerlerle beraber dünyada yapılan en büyük üç icraattan biridir. Merkez bankaları sayesinde devletler para basar ve bastıkları para kadar senyoraj geliri elde ederler. Yani bastıkları para kadar halktan vergi toplamış olurlar. Bu açıdan bakıldığında, Merkez bankaları devletlerin bir parçasıdır ve prensip olarak devletten bağımsız olamazlar.
Diğer bir deyişle, Merkez bankalarının bağımsız olmaları, kendi devletlerini değil, Kapitalist sistem yöneticilerini dinlemeleri anlamına gelir. Bir devlet, zaten Kapitalist sistem yöneticilerinin isteklerini yerine getirmeye hazırsa, o devletin de onayı ile Merkez Bankası bağımsız yapılır.
Asıl senyoraj gelirini “gelişmiş ülkeler” Merkez bankaları elde eder. Bu gelirin kontrollü biçimde elde edilmesi için gelişmekte olan ülkelerin merkez bankalarının bağımsız olması, bağımsızlığın prensip edinilmesi, yani kendi devletlerinin çıkarlarını fazla korumamaları şarttır. Gelişmiş ülke Merkez bankaları gerçek değişim aracı sayılan “hart körinsi”leri basarlar. Gelişmekte olan ülkelerin halkları, karşılıksız basılan hart körinsileri ödeme, tasarruf ve borç alma aracı olarak kullanırlar.
Gelişmekte olan ülkelerin bağımsız Merkez bankaları da hart körinsi üzerinden döviz rezervi bulundurur. Hart körinsi basabilen Merkez bankaları, kendi ülkelerinde talep edilenin katlarca fazlası kadar dışarıdan para talebi ile karşılaşırlar.
Dışarıdan olan para talebi kadar da karşılıksız para basıp, başka ülke halklarından senyoraj geliri elde ederler. Yani, bir bakıma gelişmiş ülkeler, Merkez bankaları aracılığı ile gelişmekte olan ülke halklarından vergi alırlar.”
Uluslararası kredi kuruluşları, “emisyonumuzu arttırarak üretim yapmak yerine, faizle alınan yabancı para ile aynı üretimi yapmamızı” tavsiye etmektedirler.
“Para basma enflasyon olur” diyenlere göre; “Merkez Bankası para basarak emisyonu arttırırsa enflasyon olmakta; oysa faizle dışarıdan alınan para ile üretim yapıldığında enflasyon olmamaktadır, bu sayede ülkemiz kalkınabilir” gibi saçma bir anlayış milletimize anlatılmaktadır.
IMF gibi kuruluşların etkisindeki ülkelerde yatırımların hayata geçirilmesi içinde yabancılar beklenmektedir. “Yabancılar gelsin, yatırım yapsın, bizi de işe alsın” mantığı Türkiye’mizde de hâkimdir. Oysa baş tarafta izah ettiğimiz gibi, Türkiye’nin sahip olduğu sadece 3 katrilyon dolarlık maden rezervi mevcuttur.
Yapılması gereken dışarıya el açarak yardım beklemek değil, bu kaynakları devlet-millet dayanışması ile devreye koymaktır.
Yabancı paranın bir ülke topraklarında bulunması; yani, yerli halkın emeği ve üretimi ile kendine karşılık bulması, o ülkenin sahip olduğu zenginliklerin ve milletin alın terinin sözkonusu yabancı ülkelere ve küresel semayedarlara aktarılması demektir. Maalesef yıllardan beri Türk ekonomisinde de aynı akıbet yaşanmaktadır.
Bir ülkenin kendi Merkez Bankasında başka bir devletin parasını bulundurması veya kendi topraklarında dolaşıma sunması o devleti finanse etmek demektir.
Bugün ülkemizin ve Uzakdoğu ülkelerinin Merkez bankalarında büyük miktarda ABD Doları saklanmaktadır. Mesela Japonya Merkez Bankasında 800 milyar dolar saklanmaktadır. Bu durum, “Japon halkı, 800 milyar dolarlık üretim yapmış; karşılığında ABD, kâğıdını boyayıp ona vererek, bu üretim ve emeği kendisine aktarmıştır” demektir.
Türkiye’de ise durum daha da vahimdir. Çünkü biz sadece Merkez bankamızda değil, dolaşımda da yabancı paralara izin vermekteyiz.
Yani, üretimimizin karşılığında kendi paramızın piyasada bulunması gereken emisyon miktarını, senyoraj hakkımızı kullanmakla sağlayamıyoruz. Dahası, yabancı ülkelerin emisyonlarını arttırarak bize gönderdikleri boyalı kâğıtlarını kullanıyoruz, böylece senyoraj gelirlerimizi onlar elde etmiş oluyorlar.
Liberal anlayış, “paranın serbest dolaşımı”ndan bahsederken, global sermayenin elindeki paralarla “piyasalara istediği gibi girmeyi ve ülkeleri sömürmeyi” kasteder. Oysa Milli Ekonomi Modeli’nde paranın serbest dolaşımı derken, paranın herkes tarafından ulaşılabilir olduğundan bahsetmekteyiz.
Zira aksi bir anlayış paranın belli ellerde tekelleşmesi, piyasanın birkaç insanın kontrolünde olması ve faizle beraber gelirin yalnızca bu gruba transferi demektir.
Paranın spekülatif amaçla hareketi de aynı neticeleri verir. Bu durumların tamamı, gelir dağılımında dengesizliğe neden olduğu gibi, ekonominin daralmasını da beraberinde getirir.
Devletlerin senyoraj gelirlerinin önündeki bir diğer engel de, özel bankaların ürettiği kaydi paradır. Özel bankalar, topladıkları mevduat sayesinde kaydi para üreterek piyasanın ihtiyacı olan paranın bir kısmını piyasaya sürerler.
Bankaların kaydi para üretimi, devletlerin sağlam bir para politikası uygulamasını engeller. Böylece devlet, piyasaları yönlendirme hakkını da bankalara devretmiş olur.
Piyasanın ihtiyaç duyduğu paranın Merkez Bankası’nın basacağı para ile değil de, özel bankaların kaydi parası ile karşılanması, bu bankalara adeta senyoraj hakkını kullanma hakkını verir. Kaydi para vatandaşın emeğinin ve üretiminin karşılığı olduğu için bankalar, toplumun ve devletin gelirini de kendilerine transfer etmiş olurlar.
Bu izahlarımız neticesinde deriz ki, ülkelerin borç batağından kurtulması için, her şeyden önce maliyetli yabancı para yerine, emisyonun hâkim kılınması gerekmektedir.
Milli Ekonomi Modeli’nde, belirtilen oranlarda emisyon hacmini arttırarak senyoraj gelirinin elde edilmesi devletler için bir zorunluluktur. Aksi taktirde piyasada yeteri kadar bir tüketime imkan doğmayacağı için, ekonominin dengeye oturtulması mümkün olamaz.
Senyoraj gelirine karşı çıkılmasının sebebi, görünüşte “artan para miktarının piyasalarda fiyatlar genel seviyesinde bir artışa sebep olacağı iddiası”dır.
Ancak bu iddiayı ortaya atanlar, bir taraftan faizle alınan dış kredilere destek olmuş, diğer taraftan da bankacılık sisteminin kaydi para üretimini desteklemişlerdir. T.C. Merkez Bankası Başkanı Sayın Serdengeçti’nin bu konudaki açıklamaları dikkat çekicidir.
Serdengeçti şöyle demektedir: “Bu ülkede emisyonun milli gelire oranı düşüktür. Merkez Bankası evvelden beri basması gereken parayı basmamakta ve bunu faizleri yüksek tutmak için yapmaktadır. Rantiyeye hizmet etmeyi bırakıp çok para basılsa faizler düşecek, üretim ve yatırım artacak, üretim artınca enflasyon da düşecektir.” (Hürriyet gazetesi, 17.01.2005)
Senyoraj gelirine karşı olanlar, devlete para satmak için karşıdırlar. Eğer devletler, emisyonlarını arttırıp, senyoraj geliri elde ederlerse, global tefeciler ile yerli taşeronları büyük bir gelir kapısından mahrum kalacaklardır.
Milli Ekonomi Modeli, senyoraj gelirini, hem bir ekonomi kuralı olarak ele alırken, hem de gelirin nelere bağlı olduğunu formülleştirmektedir.
Tezimizde; devlet borçlanmayacak, senyoraj hakkını kullanarak emisyonunu genişletecektir. Yani, kendi insanının emek ve üretiminin karşılığı olan parayı kendisi basacaktır. Bu senyoraj geliri ev kadınlarına maaş olarak, çiftçiye-köylüye faizsiz kredi olarak, esnafa yine kredi olarak verilecektir.
Bu şekilde;
a- Üretim tetiklenecek,
b- Tüketim harekete geçecektir.
Milli Ekonomi Modelinde Senyoraj geliri, SOSYAL DEVLET PROJESİNDE TÜKETİCİNİN DESTEKÇİSİ OLACAKTIR.
Böylece işçi, memur, köylü, çiftçi yani toplumun en geniş tüketici kesiminin tüketme kabiliyeti artacaktır. Buna mukabil üretici de, daha fazla üretecek, talep olduğu için üretimini devamlı arttıracaktır. Bu iki ana unsur emme- basma tulumba gibi birbirini harekete geçirecek ve ekonomide istenilen denge elde edilecektir.
Emek ve üretimin karşılığını milli parası ile karşılayan devletler, kamu harcamalarını borç para almadan yani borçlanmadan yerine getirebilirler.
Emek ve üretimin karşılığı elde edilen kâr mukabili paranın piyasalara girmemesi halinde para kıtlığı oluşur. Piyasalar durgunlaşır. Bu bağlamda senyoraj, piyasalardaki geliri temin eden bir unsurdur.
Tezimizde üzerinde önemle durulan bir diğer konu ise, “senyoraj gelirinin, bazı durumlarda emek ve üretimin karşılığı olmadan da devreye sokulabilmesi”dir. Genelde emek ve üretimin kârı karşılığında devreye girmesi gereken senyoraj geliri, bazı durumlarda da emek ve üretimin karşılığı olmadığı zaman da devreye girebilir. Ve böylece de ekonomi büyüyebilir.
Örnek olarak; karayolları yapımında gerekli finans yoksa, araç-gereç ve işçiler tamamen sizden, dolayısıyla emek ve üretim tamamen sizden olacağı için, buna karşılık senyoraj hakkının kullanılması büyümede kullanılan bir yöntemdir.
Yeraltı kaynaklarının değerlendirilmesinde de aynı durum geçerlidir. Bu örneği, tarımda da uygulayabilirsiniz.
Tarım kesimine muhakkak elinizdeki para ile avans verilmesi şart değildir. Bu şartlarda emek ve üretim mukabili tahsil edilecek tarım mamulleri karşılığında emisyonun genişletilmesi -yani senyoraj hakkının kullanılması- üretimi destekler.
Yani tezimizde emisyonun devreye konulması için emek ve üretimin karşılığını kârın ortada olması gerekmez.
Emek ve üretimin karşılığındaki kâr ortada iken emisyonun genişletilmesi şartlı enflasyon rizikosunun olmaması içindir. Enflasyon rizikosu varsa, devletin fiyat kontrollerindeki ısrarlı davranışı neticesi enflasyon tehlikesinin önüne geçilebilir.
Görüldüğü gibi Milli Ekonomi Modeli’nde sunduğumuz bu sistemle senyoraj hakkının kullanılması, faizli borç alma mantığı ile mukayese bile edilemez.
Buraya kadar anlattıklarımız; enflasyondan kurtuluş reçetesinde yer alan maliyetlerin aşağıya çekilmesi için devlet desteği konusu, vergilendirmeye getirilen yeni bakış açısı, emisyonun genişletilmesi ve senyoraj hakkının kullanılmak suretiyle işletilmesi gereken bir kural sonucu faizin sıfırlanması meselesidir.
Gencturk… |
|
Filed Under ( emisyon) by nationaleconomiy on March-10-2008
 |
| Milli Ekonomi Modeli’nde ise meselenin halli için devletin emisyonunu genişletmesi ve senyoraj hakkını kullanması yöntemine yer verilmektedir. |
| Bir ülkede “bir yılda elde edilen mal ve hizmet biçimindeki üretimin parasal karşılığı” Gayri Safi Milli Hasıla’dır. Elde edilen bu mal ve hizmetin karşılığının belli bir oranda her zaman piyasalarda bulunması ise ekonominin devamı için bir zorunluluktur.
Bunu bir örnekle izah edelim: 1 çuval mısır danesi toprağa attığımızı ve hasat zamanı 10 çuval mısır elde ettiğimizi varsayalım.
Bu takdirde 9 çuval mısırın emeğinin ve üretiminin karşılığı piyasalarda olmazsa, bu durum talep daralmasına sebep olur. Yani piyasada olması gereken miktar, 9 çuval mısırın karşılığı paradır.
İşte emisyon, üretilen bu mal ve hizmetin karşılığı olan paradır.
Gencturk… |
|
Filed Under ( vergi) by nationaleconomiy on March-10-2008
|
Milli Ekonomi Modeli’nde vergi konusu da çok farklı olarak ele alınmaktadır. Kapitalist anlayışta devletin tek gelir kaynağı vergilerdir. Oysa modelimizde devletin gelir kaynakları 3′e ayrılır.
Birincisi, vergi gelirleridir.
İkincisi, devletin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını devlet-millet ortaklığı ile işletmesiyle elde ettiği gelirlerdir. Tekrar hatırlatmakta yarar görüyorum; Türkiye’mizin henüz işlenmemiş yeraltı kaynaklarının değeri, yaklaşık 3 katrilyon dolardır. |
| Ülkemizin yıllık harcamalarının ortalama bir hesapla 50 milyar dolar olduğu düşünülürse, yalnızca yer altı kaynaklarımızın değerlendirilmesi ile elde edilecek olan para, Türkiye’yi kıyamete kadar bakar. Ama bugün tamamen dışarıdan destekli ve yanlış politikaların hayata geçirilmesi ile ülkemiz, el açıp Batı’dan para dilenen bir noktaya taşınmıştır.
Unutulmamalıdır ki, içinde bulunduğumuz bu “hazine üstünde oturan dilenci” konumunda şimdiye kadar oylarımızla iktidara taşıdığımız tüm hükümetlerin vebali vardır.
Devletin üçüncü gelir kaynağı ise, büyüyen ekonomilerde devletin elde edecek olduğu senyoraj gelirleridir.
Tezimizde, “devletin alan el değil, veren el olması” gerektiğinin altı çizilmiştir. Bugün Kapitalist ekonomilerde devlet, halkından topladığı vergilerin az bir kısmını halkına hizmet olarak geri sunarken; kalan paraların tamamı faizle beraber belli sermaye gruplarına aktarılmaktadır. Milli Ekonomi Modeli’nde ise devlet, halktan topladığı vergilerin tamamını hatta daha fazlasını halkına hizmet olarak aktarmaktadır.
Bizim vergi anlayışımız, alışılmıştan farklı olarak “ekonomiyi büyüten vergi” anlayışının hayata geçirilmesidir.
Peki ekonomiyi büyüten bir vergi olabilir mi?
Bilindiği gibi Liberal anlayış, devletin küçülmesini ilke edinmiştir. Yapılmak istenen, devleti ve kamu harcamalarını küçülterek halka daha az hizmet götüren bir devlet anlayışıdır. Buna mukabil, toplanan vergilerin ise arttırılmasından bahsedilmektedir.
Bu sistemlerin hayata geçirildiği ülkelerde maliyetli borç para ile borç batağına sokulan devletlerin vergi gelirleri, belli başlı global sermaye gruplarına trilyon dolarlar düzeyinde aktarılmaktadır.
Dikkat edilirse Liberal anlayışlar, ülkemizde de örneğini gördüğümüz gibi, hükümetlerin önüne borçların ödenmesini temin edecek değil, bu “borçların sürdürülmesi” adı altında “borçlanmayı devamlı kılacak” projeler tavsiye etmektedirler. Yapılan çalışmaların tamamı ülkeye para satanların parasını korumak içindir. Toplumun çıkarlarını düşünen ise maalesef yoktur.
Milli Ekonomi Modeli’nde her şeyden önce “maliyetsiz para modeli” hayata geçirileceği için bütçe giderlerinde faiz ödemeleri gibi bir kalem olmayacaktır. Bu sayede toplanan vergilerin tamamı ve hatta daha fazlası halka hizmet olarak geri dönecektir. Modelimiz, vergi gelirlerinden fazlası bir harcamayı yapmak için devlete, diğer gelir kalemleri olan senyoraj gelirlerini ve yer altı kaynaklarının işletilmesi ile elde edilecek ticari işletme gelirlerini kullanma imkanı getirmektedir.
Bilindiği gibi Kapitalist sistemde vergi, bir taraftan tüketimi daraltırken, diğer taraftan da üretimi kısmakta ve üretim maliyetlerini yukarı çekmektedir.
Öncelikle vergi oranlarının tüketimi nasıl etkilediğine ve kimlerden vergi alınması gerektiğine göz atalım:
Örnek olarak, 1000 birim vergi aldığımızı varsayalım. Eğer bu miktarı, dar gelirli kesimden alıyorsak, tüketime yansıması 1000 birim daralma şeklinde olacaktır. Ama bu vergiyi, çok yüksek gelir grubundan alıyorsak, tüketime yansıması nerede ise “sıfır” yansıma olarak ortaya çıkacaktır.
Yani bireylerin gelir düzeyi arttıkça elde ettikleri gelirin tüketime yansıma oranı azalacaktır. Bu nedenle tezimize göre belli gelir düzeyinin altında olanlardan vergi almak ekonomiye yalnızca zarar getirir.
Öyleyse yapılması gereken, geliri belli bir miktarın altındaki kesimden vergi almamaktır. Miktarı ülkeden ülkeye ve dönemden döneme değişmekle beraber biz bugünün şartlarında geliri 100 milyarın altındaki kesimden vergi alınmaması gerektiğini söylüyoruz.
Bu kesimden vergi almamak, devletin topladığı vergi miktarını azaltmayacak, tam tersine arttıracaktır. Ayrıca Sosyal Devlet projeleri ile de desteklenen dar gelirli kesim, bu desteklerle tüketimin arttırarak üretimin de artmasına neden olacaktır. Böylece vergi, adeta ekonomiyi ayağa kaldıran bir kaldıraç mesabesine taşınacaktır.
Neticede dar gelirli kesimden vergi alınmaması, büyüyen ekonomilerde daha fazla vergi geliri elde etmenin de önünü açacaktır.
Ayrıca dar gelirliden vergi alamamak, gelir dağılımında meydana gelecek dengesizliği de önleyecektir.
Söylediklerimize bir örnekleme yaparsak; yıllık geliri 20 milyar olan bir bireyden alınacak vergi miktarı 8 milyar kabul edilirse, bu 8 milyarı almadığımız taktirde 8 milyar para tüketim olarak piyasaya girecek ve elden ele dolaşacaktır.
Bu dolaşımın Türkiye’miz şartlarında yılda 15 kez el değiştirerek gerçekleştiğini düşünebiliriz. Dolayısıyla bu meblağda bir paranın vergi olarak alınmadığı bir piyasada ortaya çıkacak tüketim miktarı 120 milyar olacaktır. Tüketimin artmasına mukabil üretimde de bir artış yaşanacak ve bu yeni üretim artışından alınacak vergi miktarı bizim başta almamız gereken 8 milyarın en az 4 katı fazla bir para olacaktır.
Bu vergiyi yüksek gelir grubundan almamış olsa idik, aynı neticeyi elde etmemiz mümkün olmazdı. Zira, ciddi bir kısmı tasarruf olarak alıkonacağı için tüketim artışı hemen hemen hiç olmayacaktı.
Gelir seviyesi ile vergi arasındaki etkiyi böylece izah ettikten sonra vergilerin yatırım harcamaları üzerindeki etkisine bakalım… Günümüzde özellikle küçük esnafın yapacağı küçük çaplı yatırımlar için ihtiyaç duyduğu sermaye, vergiler kanalı ile bu kesimin elinden alınmaktadır. Halbuki küçük esnaftan vergi olarak alınmayacak olan meblağ, bu kesimin yatırım harcamalarını hayata geçirirken ihtiyaç duyduğu sermaye oluşumunu sağlayacaktır.
Büyük kuruluşlar ve yatırımcılar için ihtiyaç duyulan sermaye, zaten Milli Ekonomi Modeli’nde devlet tarafından sıfır faizle karşılanacaktır. Proje mukabili verilecek bu krediden elbette ki küçük esnaf da ayrıca yararlanabilecektir.
Milli Ekonomi Modeli’ne göre dolaylı vergilerin de kaldırılması gerekmektedir. Aksi halde her kesimden aynı oranda vergi alınmakta ve bu da büyük bir Sosyal Adaletsizlik doğurmaktadır.
Bugün uygulanan yanlış vergi politikaları, hem gelir dağılımında dengesizliği arttırmakta, hem de devletin eline geçen gelir miktarını azaltmaktadır.
Alınan vergilerin enflasyona sebep olan bir yönü de vardır. Yüksek vergi oranları, üretim maliyetlerinin de artmasına sebep olur. Başta ülkemiz olmak üzere birçok ülkede ortaya çıkan enflasyon çeşidi “maliyet enflasyonu”dur.
Bu üretimdeki bu girdi kalemlerinde maliyetler aşağıya çekilmeden enflasyonun düşmesini beklemek hayaldir.
Milli Ekonomi Modeliyle getirilen, 100 milyarın altında gelir olan dar gelirliden alınmayan vergi, istihdamdan alınmayan vergi ve doğrudan vergi sistemi ile gelir dağılımı dengelenecektir.
Yine Milli Ekonomi Modeli’nde tüketimin arttırılması ile artan üretim, işsizliği de çözecektir.
Neticede devlet, eskiye oranla kat be kat büyüyen ekonomisinden daha fazla vergi alacaktır.
İşte bu nedenle Milli Ekonomi Modeli’nde Vergi, ekonomiyi büyüten bir anlayıştadır.
Kapitalist anlayışta, adaletsiz politikalarla halk alınan vergilerin altında ezilirken, oluşan talep daralmasının ve piyasalardan paranın çekilmesinin çözümü izah edilememektedir |
Gencturk…
|
Filed Under ( faiz) by nationaleconomiy on March-10-2008
 |
| Faizin ekonomilerde yaptığı tahribatları genel olarak incelersek; maliyetleri arttırması, paranın belli elerde stoklanmasının önünü açması, talebi daraltması, işçi ücretlerini aşağıya çekmesi ve nihayet verimliliği düşürmesidir.
1- Maliyetleri arttırması: Üretici veya pazarlamacı ister yatırım için, ister üretim veya pazarlama için elde ettiği paranın maliyetini ürettiği ürüne veya hizmete yansıtmak zorundadır. |
| Bu da MALİYET ENFLASYONUNA sebep olacaktır. Yani faiz oranları arttıkça fiyatlar da maliyetlerden dolayı artacaktır.
Milli Ekonomi Modeli’nde izah ettiğimiz faizin bu temel sakıncası, KAPİTALİST anlayışta tam tersi olarak değerlendirilmiştir. Buna göre, artan faiz oranlarının, tüketimi dolayısıyla fiyatları aşağı çekmesi gerekiyordu. Yapılan çalışmalar ise bir çok ülkede faiz oranları arttıkça fiyatların da arttığını göstermiştir.
GİBSON PARADOKSU olarak adlandırılan bu durumu izah ederken FİŞHER VE VİKSEL, enflasyon beklentilerinin veya fiyat artışlarının fiyatları yukarıya çektiğini iddia etmektedir.
Oysa fiyatlar genel düzeyi ile faiz oranlarının aynı anda artmasının sebebi Milli Ekonomi Modelinde ortaya koyduğumuz gibi son derece basittir:
Siz parayı maliyetli hale getirirseniz bunun, üretilen mamulün maliyetini, dolayısıyla fiyatını yukarıya çekmesi kaçınılmazdır.
Dikkat edilirse enflasyon, faiz oranlarını değil, tam tersine faiz oranları üretim maliyetlerini, yani enflasyonu yukarıya çekmektedir.
2- Faizin bir diğer ve belki de en önemli tahribatı, paranın belli ellerde stoklanmasına sebep olmasıdır.
Piyasada bulunması gereken para, faiz sayesinde sermaye gruplarının elinde toplanır. Bunun sonucunda piyasada herkesin ulaşabileceği bir şekilde bulunması gereken para, piyasadan çekilmekte; ekonominin ihtiyaç duyduğu tüketim ve üretimi sağlayacak para, bu vazifesini ifa edememektedir.
Piyasalarda “talep daralması” olarak başlayan bu durum, resesyon ve nihayet deflasyon şeklinde devam etmektedir.
Paranın stoklanması ile ortaya çıkan durumu şu örneğimizle biraz daha açalım: Her yıl dünyaya düşen yağmur miktarı aynıdır. Bu yağmur, dünyanın her yerine orantılı bir şekilde değil de, birçok yerine hiç yağmazken, bazı yerlerine aşırı yağarsa; dünyanın bazı bölgeler çöl olurken, az bir yeri de sel alır.
Aynen bu şekilde ekonomilerin dengesi için piyasada herkesin rahatça ulaşabileceği şekilde bulunması gereken para, yalnızca bir grubun elinde stoklanırsa ekonomi çöl haline gelecektir.
3- Paranın stoklanması, onun nominal değerini hak etmediği şekilde yükseltir.
Bu yükselişin iki zararı vardır. Birincisi, para piyasada istenilen oranda bulunmadığı için parayı elinde tutanlar, borç verdikleri paradan yalnızca faiz geliri elde etmekle kalmazlar; bu yolla birçok siyasi ve politik taleplerini de elde etmektedirler. Bugün borç batağına düşen Türkiye gibi ülkelerin IMF ve global sermaye sahiplerinin her dediğine “evet” demek zorunda kaldığı yaşadığımız bir gerçektir.
Bu durumu bir de şu örnekle değerlendirelim: Çölde yolculuk yapan bir grup insanı ele alalım. Eğer grupta sadece bir kişinin elinde su bulunuyorsa, grubun diğer fertleri ne kadar güçlü, kuvvetli veya gayretli olursa olsun herkes elinde su bulunan insanın dediğini yapmak zorundadır. Aralarında bir yarış olsa idi; diğerleri ne kadar gayretli ve yetenekli olursa olsun kazanan yarışçı, elinde suyu bulunduran kişi olacaktır.
Bu örnekteki durum, dünya para piyasaları için de geçerlidir: Paranın stoklanması, hem onu asli görevinden uzaklaştırmakta, hem de reel ekonominin üzerinde bir baskı unsuru haline getirmektedir.
Reel ekonomi, tamamen sıcak paraya endeksleniyor; haliyle de nakiti elinde bulunduran irade tüm ekonominin kontrolünü eline geçirmiş oluyor.
Nitekim bugün dünya ekonomisi üzerinde söz sahibi olanlar, üretim tesisleri olanlar değil, kasasında nakiti olan global tefecilerdir. Kendi parasını dünyada konvertibl yapan ülke ise, diğer ülkeler üzerinde söz sahibidir.
4- Paranın stoklanmasının bir diğer zararı ise, sahip olacağı nominal değerinin üzerindeki izafi değerden kaynaklanmaktadır.
Para ile para kazanan bir kişi, örneğin 1000 YTL karşılığı yılda 250 YTL kazandığında elindeki para miktarı 1250 YTL’ye çıkacaktır. Paranın, “emeğin ve üretimin karşılığı olma” vasfı dikkate alındığında; para ile para kazanılması halinde bir üretim olmamakta, üretimde bir artış meydana gelmemekte, ama parayı elinde tutanların sahip olduğu para miktarı artmaktadır.
Piyasadaki toplam mal miktarının 100 kalem olduğunu düşünelim. Başta 1000 YTL’ ye sahip olan sermaye sahibi bu 100 birim maldan 10 tanesine sahip iken, sonuçta parası faiz yoluyla arttığı için sahip olabileceği mal miktarı artacak; diğer taraftan ise toplumun diğer kesiminin var olan “üretimden elde edeceği fayda” ise azalacaktır.
Eğer parayı satan kişi, bunu devlete satmışsa, devlet bu parayı karşılayabilmek için topladığı vergileri borç faizine aktararak hem sözkonusu tefeciye gelir transferi yapmış olacak, hem de topluma sunması lazım gelen hizmeti sunamayacaktır.
Bugün ülkemizde “faiz dışı fazla” adı altında toplanan vergilerin rantiyeye aktarıldığı, buna mukabil her geçen gün yatırım, sosyal ve cari harcamaların kısıldığı görülecektir.
Eğer para, bir şahsa satılmışsa; o zaman da şahsın geliri, aldığı borcun faiz oranı kadar parayı satana transfer edilecektir.
Faizin bu özelliği, Kapitalist anlayışta “paranın bir mal gibi görülmesi”nden kaynaklanmaktadır. “Nasıl ki ev sahibi, evini kiraya verdiği zaman bunun karşılığında belli bir kira alıyorsa; bunun gibi parasını kiraya veren kişi de belli bir kira almalıdır” deniliyor.
Oysa ki evin kiralanmasında kiracıya sunulan hizmet onun işlevinden kaynaklanmakta, kira olarak ödenen para da bu hizmetin karşılığı olmaktadır. Ama faiz olarak verilen para ise, paranın piyasada bulunmamasından dolayı üzerine yüklenen izafi değerdendir.
Eğer para herkesin ulaşabileceği bir şekilde piyasalarda yer alsa idi, kimse paraya faiz ödemek zorunda kalmayacaktır.
Özetleyecek olursak paranın stoklanması ile, “toplumun diğer kesiminden parayı elinde bulunduranlara bir gelir transferi” yapıldığı gibi, sermaye sahipleri hem ellerindeki para miktarının artmasından, hem de toplumun diğer kesimlerinin elindeki miktarın azalmasından dolayı, oransal olarak “var olan gelirden daha fazla pay almaya” başlayacaklardır.
Bugün her ekonomide yaşanan gelir dağılımındaki dengesizliğin sebebi de budur.
Şu anda Türkiye’nin iç borcu 250 katrilyon civarındadır. Acaba bu paraya sahip olanlar, bu miktarı üretim veya ticaretle mi kazanmışlardır? Elbette hayır. Hükümet DİBS senetleri basmaktadır; ancak bu para, üretime değil, direkt rantiyenin eline gitmektedir.
Basılan bu paranın karşılığı üretim olarak ortaya çıkmadığı için para, aslında karşılıksız bir paradır. Hükümet de zaten talep enflasyonundan çekindiği ve bu borcu ödeyecek gücü de olmadığı için; sürekli olarak faizle beraber bu parayı yeniden piyasadan çekmekte ve borç batağına daha da girmektedir.
Sonuçta hem vatandaşın gelirleri vergi kanalı ile bu kesime aktarılarak gelir dağılımında büyük bir uçurum oluşturulmakta, hem de devlet, borçlarını sürekli arttırmaktadır.
5- Faizin ekonomilerde yaptığı tahribatlardan biri de talep daralmasına sebep olmasıdır. Bunun sonucunda, ekonomilerde deflasyon süreci başlar.
Faizin talep daralmasına neden olması, birkaç şekilde olur. Gelir dağılımındaki dengesizlik, zaman içinde toplumun önemli bir kesiminin tüketme kabiliyetini yitirmesine sürükler. Devlet ise, faiz ödemelerini karşılayabilmek için vergileri arttırarak vatandaşın cebindeki parayı da piyasadan çeker.
Öte yandan faiz ödemelerini karşılayabilmek için kamu harcamalarında da kısıntıya gidildiğinden dolayı piyasada ciddi bir talep daralması yaşanır.
Ayrıca, faizle beraber cebinde parası olan da parayı bankaya yatırdığı için piyasada dolaşan para miktarı iyice azalır; sonuç deflasyondur. Böylece aynı anda bir taraftan maliyet enflasyonu, diğer yandan deflasyon olduğunda stagflasyon sürecine girilir.
Üretim ile para kazanma mantığında “kazan kazandır” esası vardır. Çünkü siz üretim veya ticaretle para kazanırken, birçok insan için de iş imkânı oluşturursunuz.
Ama para ile para kazanma mantığında mantık, “kazan kaybettir” şeklindedir; bir taraf kazanırken diğer taraf zarar etmektedir.
Gencturk… |
|
|
|