Filed Under ( merhaba) by nationaleconomiy on February-9-2009

EY EHLİ VİCDAN,DUYUN BU SESİ!….
Ülkemiz gerek içte gerek dışta sürekli kan kaybetmeye devam ederken, küresel güçler; medya desteği ve AB destekli sivil toplum örgütleri vasıtasıyla vatandaşı yanlış yönlendirerek iyimser hava estirip, adeta sahte cennet senaryolarıyla milletimizi aldatmaya devam etmektedirler. Huzursuzluk sadece ülkemizle de sınırlı olmayıp, batısından doğusuna bütün dünyaya yayılmış vaziyettedir.Osmanlı’nın cihan hâkimiyetinin sona ermesinden bu yana, insanlık ailesinin yüzü bir türlü gülmedi. Hayatı kan, zulüm, işkence ve işgallerle geçti. Haçlı ruhunun küreselleşme adı altında maskesini değiştirdiğinden bu yana; zulüm ve açlık insanlığın arkadaşı olmuştu.
Genelde dünya insanlığı, özelde Türk Milleti, Haçlının yerli ve yabancı güçleri tarafından kuşatılmış, can damarları kurutulmuş, ayakta duracak mecali bile kalmamıştı.
Onu bu sefaletten kurtaracak bir sesi, bir soluğu hep bekledi durdu…
Halkımızın, “ne olacak halimiz?” dediği zamanda duydukları sesler hep; malum seslerdi:
“AB olmazsa olmaz”
“ABD dünyanın en hâkim gücüdür o istemeden hiçbir şey olmaz”
“IMF ile kamçı yemeden, bir ortak gibi çalışacağız”
“AB uyum yasalarının dışında bir şey düşünemeyiz”
“Kenar ülke konumuna düşmemek için AB ile bütünleşmek zorundayız” vs…Eğitimden sağlığa, ekonomiden siyasete, hatta günlük yaşantımıza varıncaya kadar her şeyimiz; dışarıdan estirilen rüzgârlarla tarumar edildi. İnsanımız adeta sindirilmiş bir vaziyete dönüştürüldü.
Yaban ellerden gelen telkinlerle sanki hipnoz edilmiş insanımız, kendi benliğini kimliğini dahi tanımaz bir hale düşmüş; canından bezmiş bir haldeydi.
İnsanımız öyle bir hale düşürülmüştü ki küresel güçlerin dışında hiçbir çözüm olmadığına inandırılmıştı.Hayatını insanlığın hizmetine adayan bilge insan Prof. Dr. Haydar Baş milletimizin bu durumuna duyarsız kalamazdı. Gecesini gündüzüne katarak şahsına münhasır bir model olan “Milli Ekonomi Modelini” hazırladı. “Durun, buralar çıkmaz sokak” diyerek gerçek çözümün adresinin “Milli Ekonomi Modeli” olduğunu gösterdi.
Evet, insanlığın beklediği ses, bu ses işte…
Dünya çapında bilim adamları, Prof. Dr. Haydar Baş beyin bu sesine kulak verip, onun bu tezini deklere etmektedirler.
Bilim adamları düzenlenen 4 Uluslararası Kongreyle; “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Mille Devlet” tezini dünyaya haykırdılar. Vatandaşımızın bu fırsatı değerlendirmekten başka yolu kalmamıştır. Sadece Türk milletinin değil, bütün insanlığın sosyal sıkıntılarına son vermek istiyorsanız;
Ey ehli vicdan, duyun bu sesi..!
”Tarihini bilmeyen milletlerin,coğrafyasını başkaları çizer”Tarih bir milletin hafızasıdır. Millet olma şuuruna ermiş toplumlar, kârını ve zararını hesap ederken güçlü bir tarih muhakemesi yaparak istikballerine bakarlar. Geçmişine bağlı ve geçmişinden ders alabilecek nisbette medenî milletlerin geleceği de o nispette parlak olmaktadır. Zira dünü olmayanın bugünü ve yarını da olmaz…
Müslüman-Türk milletinin tarih kökleri, bütün insanlığa yol gösterecek nitelikte eşsiz ve sağlamdır. Yeter ki, yüzümüzü engin tarihimize dönelim. Sırtımızı, sarsılmaz medeniyetimize dayayalım. Nice devletler kurmuş ecdadımızın hayatlarını ve kahramanlıklarını araştırdıkça, bizlere miras bırakılan emanetin değerini de belki bir nebze olsun daha iyi anlayacağız.Çünkü ceddimiz, kendilerinden önceki nesilden aldıkları
mukaddes mirasa layık olduklarını sitayişle göstermişlerdir…
Nasıl mı?
Bakınız; Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden önce askerlerine yaptığı hitabetinde zaferlerin ne zorluklarla elde edildiğini belirterek, onlara şöyle seslenmiştir:
“Elimizde bulunan bu devlet, ecdadımızın nice cihat, savaş ve emekleri ile kazanılmış ve bize miras kalmıştır. Yaşlılarımız bu savaş ve cihatlara şahittir ve bizzat katılmışlardır. Gençlerimiz
de bunların hikayelerini babalarından dinlemişlerdir. Bu uğurda pek çok yiğit öldü. Fakat onların kahramanlıkları içimizde yaşamaktadır. Yürekleri yüce hislerle dolu ve korkusuzca, en korkunç tehlikelere göğüs gererek büyük işler gördüler.
Ey yaşlı fedakârlar ve yiğit gençler..! Bütün bu fetihlerin kolayca olmadığını ve emeksiz devlet edilmediğini bilirsiniz. Bu uğurda nice kanlar döküldü, yaralar açıldı. Bunca dul ve yetimlerin gözyaşları aktı. Nice engin dereler, coşkun ırmaklar , yalçın kayalar, sarp dağlar ve boğazlar aşıldı. Nice geceler uykusuz, gündüzler istirahatsiz ve tehlikeli geçti. İşte ecdadımız bu gibi olağanüstü zorluklara katlandı. Düşman karşısında bazen talih onlara gülmedi. Fakat hiçbir zaman gelecekten ümit kesmediler. Ve galip gelmeye çalıştılar. Daima mücadele yolunda kaldılar. Felaket zamanlarında kederlenmez ve zafer anlarında aşırı gururlanmazlardı. Bu sayede şanlı bir devlet kurdular. Dünyaya milli onur ve adalet örneğini verdiler. Bize de her yanı ile muhteşem bir devlet bıraktılar. Bize düşen görev, şöhretimizi yüceltmek ve atalarımıza hayırlı halef olduğumuzu meydana koyarak ruhlarını şad etmektir…
Süratle harekete geçip, düşmanın, devletimizin ortasında kışkırtma ve fesadına fırsat vermeyelim. Ve ecdadımıza layık olduğumuzu bütün dünyaya gösterelim. Bizi hiçbir kuvvet yolumuzdan döndüremeyecek ve hiçbir kuvvet, saldırılarımıza dayanamayacaktır. Ben ordunun başında, sizinle beraber ilk safta bulunacak, hizmetlerinizi övecek ve sizleri mükâfatlandıracağım”.
“Dünü olmayanın bugünü ve yarını da olmaz” dedik, evet; mutlu yarınlar ümid ediyorsak, ceddimizin bize bıraktığı medeniyete sadık kalarak bugünümüzü değerlendirmeli; gücünü köklerinden alan yüce bir devletin yılmaz takipçisi olmalıyız.Saygılarımla…GENÇTÜRK…
http://www.mehmettunabas.tr.com.tr/

YURTTAN ve DÜNYADAN HABERLER(Politik haberler)http://www.yenimesaj.com.tr/ekle.php?kategori=politika&sure=3” YAZARLAR:”http://www.yenimesaj.com.tr/ekle.php?kategori=yazarlar&sure=3”
http://economymodeli.bigforumpro.com/(FORUM)
|
|
Filed Under ( economy) by nationaleconomiy on February-9-2009

(((ABD’nin Dolar Tuzağı )))
Yazar Şevki Çobanoğlu
Amerika Birleşik Devletleri, II. Dünya Savaşı’ndan tek süper güç olarak, güçlü bir endüstriyel altyapı ve geniş altın rezervleri ile çıkmıştır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra 1944′de, ABD’nin öncülüğünde 44 ülkenin katılımıyla Bretton Woods şehrinde bir toplantı yapıldı. Bretton Woods Konferansı’nda yeni bir para sistemi kabul edildi. Sistemin işlemesi için IMF ve Dünya Bankası kuruldu. Yeni bir sabit kur sistemi getiren ABD Hazine Bakanlığı altını dolara sabitlediğini ve doların altın kadar değerli olduğunu açıkladı. Bundan sonra tüm değerli madenler ve petrolün satışı ABD doları ile yapılmaya başlandı. Böylece ABD doları rezerv para, anahtar para oldu. Bugün çatışmaların ana gündem maddeleri: Petrol ve rezerv para olabilmek savaşı…
Dünyada daha önce altına bağlı bir para sistemi vardı. Altına dayalı para sistemi, ‘elde ne kadar altın varsa o kadar para basılabilir’ esasına dayanmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, 1944 yılında aldığı kararla tedavüldeki dolarını altına bağlı olarak bastığını, doların altın karşılığı basıldığını tek yanlı bir biçimde dünyaya ilân etmesi ile ekonomik ilişkileri olan dünyadaki bütün ülkelere de millî paralarını artık altına göre değil, ABD dolarını bloke ederek ayarlamalarını önerdi. ABD bu kararının ardından karşılıksız olarak dolar basmaya başladı.
ABD ile ekonomik ilişki içinde olan çoğu ülkeler, ABD doları bloke ederek para basma yoluna gittiler. Böylece dünyada altına ayarlı para sistemi, ABD dolarına bağımlı hale geldi. Bu durum ABD’ye bağımlı bütün ülkelerin mali durumlarını bozdu. Dünyada rezerv para haline gelen doları basan ABD, petrole para vermeden petrol faturasını diğer ülkelere ödetir oldu.
1968 yılında Fransa’da De Gaulle, Almanya’da Adenaur bir araya gelip, ABD’nin bu yanlış ve dünyanın mali yapısını bozan para sistemine karşı harekete geçtiler. Fransa ve Almanya hükümetleri, ABD’nin uygulamak istediği parasal politikaların tutarsızlığını göstermek için dolar toplayıp, karşılığında ABD’den altın talep edeceklerdi. ABD altın veremeyince de sistemin tutarsızlığı ortaya çıkacaktı.
Dünya altın rezervlerinin en çok olduğu Rusya’dan ABD’nin altın alamaması için De Gaulle derhal Rusya’ya gitti. De Gaulle daha havaalanında iken, ABD’li bir gazeteci: ‘Rusya’dan komünizm mi ithal edeceksiniz? ‘ sorusunu De Gaulle’e sordu. General De Gaulle: ‘Dünyayı bizim sistemimiz ve Rusların sistemi mutlu edemedi. İnsanlık ancak başka bir sistemle mutlu olabilir’ dedi. Bu gelişmeler üzerine CIA harekete geçerek, Avrupa komünizmini ortaya attı. Fransa’da 68 kuşağı sokağa düştü. De Gaulle istifa etmek zorunda kaldı. Böylece ABD, Fransa ve Almanya’nın dolara bağlı para politikasını engellemelerine imkân bırakmadı.
1970 yılında ABD’nin dış ticareti açık verince, altın karşılığı dolar alan ülkelerde bir panik oldu. Bu durum ‘Acaba elimizdeki doların altın karşılığı var mı? ‘ sorusunu gündeme getirdi. ABD Başkanı Richard Nixon, 15 Ağustos 1971′de ABD dolarını devalüe ettiklerini açıkladı. Daha sonra ABD dolarının Şubat 1973′deki devalüasyonu ile dolara bağlı para sistem bir çöküş yaşadı.
Bugüne geldiğimizde; ABD, IMF ve Dünya Bankası aracılığı ile borç verdiği ülkelerin hükümetlerine baskılar yaparak, dolara olan bağımlılığı artırdı. ABD, IMF ve Dünya Bankası kanalları ile dünya ekonomisini çökerttiği gibi, Üçüncü Dünya’nın mazlum milletlerinin el emeklerini, ekonomik varlıklarını karşılıksız olarak bastığı kağıt parçaları ile sömürdü. Misâl vermek gerekirse bugün Türkiye Merkez Bankası’nda 3 Şubat 2006 itibariyle 52 milyar 871 milyon dolar döviz rezervi vardır. IMF ve Dünya Bankası politikalarını uygulayan Türkiye, 1999 yılı sonu itibariyle 155 milyar dolar borçlu hale geldi. Türkiye’nin borçları sürekli artıyor. Son üç yılda (2003-2004-2005 yılları) toplam borç stoku 216 milyar dolardan 343 milyar dolara çıkmıştır. Türkiye, IMF ve Dünya Bankası’ndan aldığı borç paralar karşılığında milyarlarca dolar faiz ödüyor. Türkiye her yıl yaklaşık 65 katrilyon faiz ödemektedir. Türkiye, IMF’ye en çok faiz ödeyen ülkelerden biridir. IMF yetkilileri, Türkiye’ye sürekli övgüler yağdırmaktadır. 31 Ocak 2006 tarihinde IMF Birinci Baş Yardımcısı Anne Krueger: ‘Türkiye mali disiplini uygularken ekonomik büyümenin de sağlanacağının örneği’ demiştir.
ABD kurduğu tuzaklarla Üçüncü Dünya milletlerini sömürmeye devam ediyor. ABD dolarını kullanan ülkeler bu kararlarından vazgeçerek, altına dayalı para sistemini uygulamada kararlı olurlarsa, ABD ekonomisi çöker. Çünkü ABD ekonomisinin bugünkü yapısı sömürü temelleri üzerinde duruyor. ABD, dünya ülkelerini karşılığı olmayan doları basarak, değersiz kağıtları mala çevirerek, sömürüyor.
Bugün ABD’yi yönetenler, neo con’lar ve Siyonist Çok Uluslu Şirketlerin yöneticisi evengelist’lerdir. ABD’yi yönetenler, paraya ve basına hükmederek kitleleri manipüle ediyorlar. Bu nedenle ABD’yi yıkacak çelişkiler kendi içinde vardır.
ABD gün geçtikçe sömürü temelleri üzerinde duran ekonomisinin çökeceği konusunda bir korkuya düşmüştür. ABD’yi korkutan bugünkü nedenlerin başında petrolün avro ile satışının yapılmasıdır. Yani ABD petro-avro tercihinden korkmaktadır. Bunun için İslâm Dünyası’na yönelik gerek ekonomik gerek askeri, gerekse kültürel ve dini bir saldırıya geçmiştir. Afganistan ve Irak işgalleri bu korkunun sonucudur. Bugün İran ve Suriye’ye karşı girişilen harekât ABD’nin çöküşünü daha çok hızlandıracaktır. İslâm Ülkeleri’nde, ABD ve Batılı şirketlerle yapılan şirket evlilikleri sonucunda, bu şirketler yabancıların eline geçmektedir. Bu şirket evliliğini yapan iş adamları, zamanla dışlandıklarında, bizden daha fazla ABD düşmanı olacaklardır. Çünkü ABD’nin sömürüye dayalı tuzakları sinsiliklerle doludur.
2005 yılında, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın açıklamaları ile Tahran yönetimi merkez bankasında bulunan döviz rezervlerinin tamamını avro’ya çevirme kararı aldı. Ayrıca bundan böyle petrol ihracatını da avro ile yapabileceğini dünyaya duyurdu. Başka ülkelerde bu konuda kafa yoruyor. ABD, dolar- avro tartışmasını bastırmak için İran’a karşı nükleer tehdit uydurmacalarıyla saldırı başlatmıştır. İran’ın dik ve sert duruşu karşısında, şaşkına dönmüştür.
ABD bu çılgınlığını artırmıştır. ABD, İran’ın cesur tavrı sonucu, dünyada dolardan olabilecek kaçışın önüne geçebilmek için başta Avrupa ülkeleri olmak üzere basındaki adamlarını kullanarak, harekete geçmiştir. ABD’nin bu çılgın ve çirkin plânı kendini hemen göstermiştir. CIA ajanları derhal devreye girmiştir. Danimarka’daki küstah Jyllands Posten gazetesi, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) ‘e karikatürle çirkin hakaretlerde bulunmuştur. Bu çirkin karikatürlerin Norveç, Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve Amerika medyasında da yayınlanması, Batı’nın iğrenç yüzünü bir defa daha açık bir biçimde göstermiştir. Avrupa’daki karikatür küstahlığı CIA ajanları tarafından gündeme getirilmiştir. ABD, petro-avro tercihini engellemek için karikatür küstahlığını ortaya atarken, Avrupa Ülkeleri ile İslâm Dünyası arasında gerginlik meydana getirmiş olup, böylece haçlı zihniyetinin gizli niyetleri de dışa vurmuştur.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ‘e yapılan bu çirkin hakaretleri telin ediyoruz. Bunu yapanlara birgün dersleri elbette verilir. Bu caniler bunun bedelini ödeyeceklerdir. Allah her şeye hâkimdir. Müslümanlar çok duyarlıdır. Bu böyle biline… ABD ve haçlı sürüsü ülkelerin ürünlerini şuurlu Müslümanlar almama ve kullanmama yönünde tepki gösterdiler. Bununla beraber İslâm Ülkeleri’nde bulunan yerli işbirlikçisi firmalarında Müslümanlar tarafından boykot edilmesi gündemdedir.
ABD, İran’a karşı saldırı hazırlığındadır. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, ABD Başkanı Bush’un saldırganlığına karşılık olarak, 2 Şubat 2006′da şunları söylemiştir: ‘Siz kendi ülkenizde bile iğrenç sayılıyorsunuz. ABD’ye ölüm artık bütün dünyanın sloganıdır.’
ABD, çirkin plânları ve saldırgan tutumu ile Hıristiyan-Müslüman çatışması çıkartmaya çalışıyor. Aslında bunu yaparken kendi sonunu da hazırlıyor. ‘Uyuyan bir aslan olan İslâm Dünyası’nın uyanması ile zaten çökmekte olan ABD hem ekonomik hem de siyasi yönden daha çok çökecektir. Çünkü o zaman Müslümanlar siyasi ve ekonomik kararlarını etki altında kalmadan vereceklerdir. O zaman millî paralar dolara karşı değil, altına karşı basılacak ve tedavüle çıkacaktır. ABD’ye olan bağımlılık ortadan kalkacaktır. İslâm ekonomisinde de para altın karşılında basılır ve tedavüle çıkarılır.
ABD’ye karşı tepkiler giderek artmaktadır. Bir petrol üreticisi ülke olan Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez, 4 Şubat 2006 tarihinde, Washington yönetiminin zayıflamakta olduğunu belirterek, şunları söylemiştir: ‘Kaygı duymakta haklılar, çünkü burada neler olduğunu biliyorlar. Onlar sonsuza kadar ABD imparatorluğunu her anlamda muhafaza etmeye çalışacak, biz de o imparatorluğu parçalamak için mümkün olan her şeyi yapacağız.’
ABD, Irak’ı işgal edince bir HonKong, Çin ve Dubai gibi ticaret merkezleri yaparak ucuz iş gücü ile ucuz mal toplayıp, çok para kazanma hayalleri kurmaktadır. BP tarafından hazırlanan dünya enerji raporuna göre Irak 115 milyar varillik petrol rezervleri ile dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip üçüncü ülkesidir. Dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip ülkelerden Suudi Arabistan birinci sırada yer alırken, İran ikinci sırada yer almaktadır. Kovboy Amerika ve Siyonistler, para ve haber ağlarını devamlı kontrol altında tutacaklarını sanmaktadırlar. Ama boşunadır.
Petro-avro tercihinde AB ülkeleri ile de karşı karşıya olan Amerika, dolar ve avro savaşının petrol ayağında şimdilik avantajlı gibi görünüyor. Büyük problemlerle boğuşan ABD ekonomisi, askeri saldırganlığı ile problemlerini gizliyor. Çöküş sinyalleri veren Amerika, ne kadar çılgınlık yapsa da, yaptıklarının bedelini mutlaka ödeyecektir. Milletleri dolar tuzağına düşüren ABD çöküyor. Üçüncü Dünya’nın mazlum milletleri ne kadar cesur ve kararlı adımlar atarlarsa, ABD, o kadar çabuk çökecektir. ABD, Müslümanlara ve mazlum milletlere karşı kurduğu tuzağa kendi düşmektedir.
(((Derin-merkez “ulus-devlet”leri nasıl çökertiyor? )))
Borç alan, emir alır.
IMF programlarının başlatıldığı ülkelerde hükümetlerin istediğimiz adımları atmaları yapacağımız yardım programından önce gelmeli. -nce reform, sonra para!
ABD Hazine Bakanı Paul O’Neill
Küreselleşmeci Batı ulus-devlete karşıdır, onu yıkılacak ilk hedef olarak görür. Çünkü neoliberal politikalara karşı direnci, ancak ulus-devletler gösterebilir. Bu sebeple Derin-Merkez ulus-devleti etkisizleştirmek, bu devletleri ulusallık niteliklerinden soyutlayarak, küreselleşme süreciyle uyumlu bir kalıba sokmak ister. Peki, nasıl yapıyor bunu? ulus-devletleri üç taraftan baskı altına alıp yeniden biçimlendirme yoluyla: Ulusüstüleştirme, bölgeselleştirme ve yerelleştirme…
Okumakta olduğunuz yazıda, “ulusüstüleştirme”nin nasıl yapıldığına dair bazı somut bilgiler vermeyi deneyeceğim. Yararlandığım başlıca kaynak Michel Chossudovsky’nin “Yoksulluğun Küreselleşmesi: IMF ve Dünya Bankası Reformlarının İçyüzü” [Çeviren: Neşenur Domaniç, Çiviyazıları, İst., 1999, ss.53-64] adlı ünlü yapıtıdır.
1800’lerin sonları… Dünya üzerinde bir avuç zengin, daha sonraki yüzyılda dünyaya yön verecek olan bir devletin, Amerika Birleşik Devletleri’nin varlıklarının yarısından fazlasına ve dünya petrolüne sahip duruma geliyor. Bu bir avuç kapitalist, 1900’lerin hemen başlarında birtakım vakıflar ve örgütler kurmaya başlıyor. Neden acaba? Kendilerini, niyetlerini ve faaliyetlerini bu vakıf ve örgütlerin ardına gizlemek için! Dünyayı şekillendirmeye yönelik bir “mimarlık” gerçeğinin kanıtları olarak işte bu kuruluşlar: Federal Reserv (1913) , Dış İlişkiler Konseyi (CFR, 1921) Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası ve IMF (1944 – 1945) , Bilderberg organizasyonu (1954) , Trilateral Komisyon (Üçlü Komisyon, 1973) , Dünya Ticaret -rgütü (1995) . Dikkat! Aralarında Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu da var!
Ulusüstüleştirme “ulus devletin -örneğin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin- ekonomik ve mâli alandaki yetkilerini giderek ulusüstü kurumlara devretme süreci” şeklinde tanımlanabilir. Söz konusu dayatmalar, esas itibariyle IMF ve Dünya Bankası’nın “destek” programları içinde yer almaktadır. Yazımda önce bu dayatmaların mahiyetini ortaya koyacak, ardından ulus-devletin yetkilerinin nasıl budandığını göstermeye çalışacak, “yapısal reform” aracı olarak kullanılan devalüasyon üzerinde duracağım.
I) -nce borçlandırma…
A) Ulus-devleti ulus devlet yapan yetkilerin devri bağımsız ülke uluslararası finans kuruluşlarının (Bretton Woods kuruluşlarının) vesayeti altına sokularak sağlanır. Peki, nasıl? Yanıtı çok basit: -nce o ülke -”dahilî bedhahlar”ın sağladığı iç destekle- borçlanmaya itilir. Sonra şunlar yapılır:
-Ülke ile bir kredi anlaşması imzalanır.
-Bu anlaşmaya “kredi alma koşulları” eklenir.
-Bu koşullar vasıtasıyla ilgili ülke, ulusal iktisat politikalarını Bretton Woods kuruluşlarının (IMF ve Dünya Bankası’nın) çıkarları ve talepleri doğrultusunda değiştirmeye zorlanır.
İlk hedef ulus-devleti bir borç sarmalı içine sokmaktır. Tabii, borç yükü zamanla artar. Süreç içinde, yeniden takvimlendirme, yeniden yapılandırma, borç değiştirme gibi işlemlere başvurulur. Ancak bunlar ülkenin durumunu değiştirmez, hattâ daha kötüye götürür. Ülke döviz gelirlerinin gittikçe daha büyük bir bölümünü borç servisine ayırır. Zamanla reel borç servisi akımı, yeni sermaye girişini aşmaya başlar. Bu değişim; ülkenin artık zengin ülkeler lehine bir net sermaye ihracatçısı konumuna gelmiş olduğunu gösterir.
B) Ulus-devlet bir yandan bir borç sarmalına sürüklenirken, öbür yandan da bir “borç yönetimi” düzeni şekillenmeye başlar, yani bir tür “finans mühendisliği” söz konusudur. Oluşturulan borç yönetiminin tek bir işlevi vardır: O ülkenin, mali yükümlülüklerini kanıksaması ve bu yeni konumuna sürekli olarak katlanır hale getirilmesi.
Finans mühendisliği çerçevesinde ihtiyaca göre değişik işlemlere başvurulur: Borç geri ödeme takvimi özenle yeniden belirlenir. Faizlerin mutlaka düzenli olarak ödenmesi sağlanır. Buna karşılık anapara geri ödemeleri ertelenebilir. Borçlar takas edilebilir. İflas noktasına gelmiş ülkeye, borçlarını ödeyemez noktaya gelmesini önlemek için “yeni borçlar” verilir.
Ancak dikkat! Bütün bunları, yani “borç geri ödeme takviminin yeniden belirlenmesi”ni bir şartla kabul ederler: Ulus-devlet hükümetinin, yapılacak yeni borçlanma anlaşmasına eklenen koşulları, yani “uygulanacak politikalara ilişkin koşullar”ı kabul etmesi şartıyla! … Bu kabulün iki anlamı vardır:
-Ulus devlete, borç servisi ilişkisinin meşruiyeti zorla kabul ettirilmiştir.
-Borçlu ülkenin bağımsız ve ulusal bir ekonomi politikası uygulaması önlenmiş olur.
Böylece ulus-devlet, iki yönden darbe yemiş olur:
-Ulus devletin başlıca özelliği olan bağımsızlık niteliği biraz daha zedelenmiştir.
- Ulus devlet ekonomik alandaki yetkilerinin bir kısmını daha, Derin-Merkez’in emrinde olan ulus-üstü bir kuruma devretmiştir.
II) Kredi alma koşulları
A) Dünya Bankası’nın (DB) kredi anlaşmaları da çok katı “kredi alma koşulları” içerir. Banka borç isteyen ülke hükümetine parayı ancak iki şartla verir:
-Hükümetin “yapısal uyum reformları”nı kabul etmesi,
-Bu “reformlar”ın hayata geçirilmesi için konan sürelere kesinlikle uyması.
“Yapısal uyum reformları” borçlu ulus-devlet ekonomisine, “Derin Merkez”in istediği şekli veren, dolayısiyle onu “ulus-devlet” olmaktan çıkaran neoliberal politika değişiklikleridir.
Yapısal uyum programı çerçevesinde IMF reçetelerinin benimsenmesinin çok önemli bir yönü daha vardır: IMF’nin bir yerlere yeşil ışık yakması! … Bu yerleri tahmin etmek zor değil: Elbette Paris ve Londra klüpleri, yabancı yatırımcılar, ticarî bankalar ve diğer uluslararası kredi kuruluşlarıdır bunlar.
Ya ilgili ülke IMF’nin dayattığı politika önlemlerini kabul etmekten kaçınırsa? O zaman o ülke mâlî sıkıntılarının giderilmesi konusunda çok ciddî zorluklarla karşı karşıya kalacak demektir. Meselâ “borçları geri ödeme takvimi”nde bir değişiklik yapılmayacaktır. Yeni kredi ya da dış yardım alamayacaktır. Hattâ kısa vadeli krediler bile bloke edilecektir. O ülke yalnız bırakılacak, daha da zor koşullara terk edilecektir. Kısacası, yaptığına pişman edilecektir.
B) Toparlarsak, âcil kredi anlaşmalarına özel amaçlı “kredi alma koşulları” eklenmektedir. Bu anlaşmalar borçlu ülkenin “uygulayacağı politikalar”a dayandırılır.
Derin-Merkez kuruluşları (IMF ve DB) bir ülkeye kara gözü ve kaşı için kredi açmaz. Bu kredilerin bir bedeli, değerli bir karşılığı vardır: Borçlanan ülkenin, ekonomik bağımsızlığından bir parça daha vazgeçmesi! … Oysa bağımsızlık ulus-devletin olmazsa olmaz bir niteliğidir.Böylece her yeni kredi anlaşmasıyla ulus-devletin bağımsızlık niteliğinin bir parçası daha yok edilmiş olur. Daha somut bir ifadeyle “krediler kapsamlı bir makroekonomik istikrar programı ve yapısal uyum reformunun benimsenmesi karşılığında” verilir. Anlaşma herhangi bir yatırım, bir kalkınma programı ile ilgili değildir. Krediler tek bir hedefe yöneliktir: Borçlu ülkeye dayatılan politika değişikliklerinin desteklenmesi! …
Söz konusu politika değişiklikleri Korkunç İkizler (IMF ve DB) tarafından sıkı bir şekilde gözetim altında tutulur ve sürekli değerlendirilir. Eğer ilgili ülkenin hükümeti anlaşma koşullarına uymazsa, ödemeler derhal durdurulur. Ülke, uluslararası kreditörlerin kara listesine alınır.
Alınan fonların hiçbir bölümü yatırımlara yönlendirilmediği için, kredi anlaşmalarının mahiyeti reel ekonominin lehine değildir; başkalarının, Derin-Merkez’in ve Merkez Ülkelerin lehinedir. Uyum kredileri, kaynakları ulusal ekonomiden uzaklaştırır. Ülkeyi zengin ülkelerden ithalat yapmaya yönlendirir. Somut bir örnek verirsek, tarımın uyumunu desteklemek amacıyla verilen borç para, tarımsal kalkınma projelerine yatırılmaz. Buna karşılık söz konusu kredilerle dayanıklı tüketim malları ve lüks mallar ithalatı serbest bir şekilde yapılabilir. Böyle bir sürecin sonunda doğal olarak yerel ekonominin durgunluğa girmesi, ödemeler bilançosu dengesizliğinin ve borç yükünün artması kaçınılmazdır.
Oysa ulus-devlet başlıca hedefi “ülkenin sanayileşmesi ve halkın refahının artması” olan devlettir. IMF uygulamasının, ulus-devleti nasıl işlevsizleştirdiği burada da açıkça görülüyor.
III) Yetkileri tırpanlama araçları
Ulus-devlete ait yetkilerin tırpanlanmasının somut araçları; Niyet Mektubu,”Politika Çerçevesi Metni”, “IV. Madde Konsültasyonları” ve “Kamu Harcamalarının Gözden Geçirilmesi”dir.
A) Kredi görüşmeleri yapılmadan önce, ciddî reformlar talep edilir. “Reform”dan kastedilen, Derin-Merkez’in, borçlanan ulus-devletten talep ettiği politika değişiklikleridir. IMF ulus-devlet hükümetinden şunu kanıtlamasını ister: Kendisini IMF’nin istediği ekonomik reformu yapmaya ciddî bir şekilde adamış olmak… Bu kanıtlama IMF’ye verilen, “Niyet Mektubu” adlı bir belge ile yapılır. Hükümet bu belgede “makroekonomik politikalar ve borç yönetimi konusundaki temel yönelimleri”ni açıklar. Bu açıklama, ülkenin “IMF’nin ekonomiye ilişkin emirlerini yerine getirmeye hazır olduğu”nun teknik ifadesinden başka bir şey değildir.
Kredi bir kez verilince, uygulanan politikalar konusundaki performans Washington kurumları tarafından her üç ayda bir ve sıkı bir şekilde takip edilir.IMF ödemeleri toptan değil, dilimler halinde yapar. Eğer yapılan “reformlar” doğru yolda -yani IMF’nin istediği şekilde- değilse, ödemeler hemen durdurulur. Ülke ânında kara listeye alınır. IMF bu yola ilgili ülkenin “borç servisi yükümlülüklerinin gerisine düşmesi durumu”nda da başvurur. Artık borçlu ülke “ticaret ve sermaye akımları alanında misilleme” tehlikesiyle karşı karşıyadır.
B) Birçok borçlu ülke hükümeti, Washington merkezli kurumlarla (IMF ve DB ile) yaptıkları anlaşmalar çerçevesinde, önceliklerini “Politika Çerçevesi Metni” adlı bir belgede özetlemek zorunda bırakılır. Bu belgenin metni IMF ve Dünya Bankası’nın yakın gözetimi altında ve bir standart forma göre kaleme alınır. İki örgüt, uygulanacak politikalarla ilgili olarak net bir iş bölümü yapmışlardır:
-IMF döviz kuru ve bütçe açığıyla ilgili müdahalelerde bulunur.
-Dünya Bankası reform sürecine müdahale eder. Bunu borçlanan ülke düzeyindeki temsilciliği ve çok sayıdaki teknik kurulu aracılığıyla yapar.
C) IMF bir ülkenin ekonomik performansını “IV. Madde Konsültasyonları” çerçevesinde yıllık olarak takip eder. İlgili ülkenin ekonomisini düzenli olarak inceler. Bu inceleme borçlu ülkenin ekonomik politikaları konusundaki “IMF gözetim faaliyetleri”nin temelini oluşturur.
D) Buna karşılık Dünya Bankası, borçlu ülkede pek çok bakanlıkta temsil edilir. O bakanlıkların, örneğin sağlık, eğitim, sanayi, tarım, ulaştırma, çevre,… reformları, Banka’nın denetimi altındadır. Dünya Bankası 1980’lerin sonlarından beri, “Kamu Harcamalarının Gözden Geçirilmesi” aracılığıyla, borçlu ülkedeki şu faaliyetleri de kendi denetimine almış bulunmaktadır:
-Kamu işletmelerinin özelleştirilmesi,
-Kamu yatırımlarının yapısı,
-Kamu harcamalarının bileşimi.
Neden özelleştirme? Neden kamu harcamaları? Çünkü Derin-Merkez, devleti, ulus-devleti hedef alıyor. Onu ekonomiden sürüp çıkarmak istiyor. Ulus devleti, kendi halkının hizmetinde görmek istemiyor.
IV) “Yapısal reform”un araçları: Devalüasyon
Dikkat edilirse uluslararası finans kurumlarının dayattığı iktisat politikası önlemlerinde “yapısal uyum” kavramı ön planda yer almaktadır. Yapısal uyum ise iki ayrı evre halinde düşünülür:
-Kısa dönemli makroekonomik istikrar önlemleri (devalüasyon, fiyatların serbest bırakılması ve bütçe disiplini) ,
-Bir dizi köklü, gerekli görülen yapısal reform.
IMF-Dünya Bankası ikilisinin istikrar önlemleri iki açığı hedef alır: Bütçe açığı ile ödemeler bilançosu açığı. Dünya Bankası’na göre “makroekonomik politikanın “doğru yol”a sokulması bunlar üzerine gidilerek sağlanır. Şöyle ki bütçe açığı küçültülürse, enflasyon kontrol altına alınır; ardından ödemeler dengesi sorununun önüne geçilir. Gerçekçi bir döviz kuru, dış rekabet gücünü artırır.
Makroekonomik “reform”ların en önde gelen aracı, döviz kurudur. Devalüasyon kararları konusunda IMF kritik bir rol oynar. Döviz kuru reel ücretleri ve üreticilere ödenen reel fiyatları belirler.
IMF her zaman, ulusal paranın “aşırı değerli” olduğunu ileri sürer. O sebeple devalüasyon hep talep eder. Bu koşulunu genellikle “yapısal uyum kredisi görüşmeleri”nden önce iletir. IMF-Dünya Bankası ikizlerinin “gizli gündemi”nin ilk hedeflerinden biri budur, yani ulusal paranın istikrarsızlaştırılmasıdır.
IMF, anlaşma’nın VIII. maddesi çerçevesinde, birden fazla döviz kuru uygulamasını ve döviz kontrolünü de yasaklamıştır.
IMF kaynaklı devalüasyonun toplusal etkisi, âni ve yıkıcıdır. En zorunlu malların fiyatları bir gün içinde artar: Gıda maddeleri, ilaçlar, akaryakıt, en hayatî kamu hizmetleri gibi… Devalüasyon enflasyonu ve fiyat “dolarizasyon”unu tetikler. IMF, hükümeti bir “anti-enflasyonist program” uygulamaya zorlar. Ancak bu programın, enflasyonun gerçek sebepleriyle ilgisi sınırlıdır. Program, bütünüyle “talebin daraltılması”na dayanır. Talebin daraltılması ise şunları gerektirir:
-Kamu çalışanlarının işten çıkarılması,
-Sosyal hizmetlerde büyük kesintiler yapılması,
-Ücretlerle enflasyon arasındaki bağın koparılması.
Sonuçta, devlet gelirlerinin büyük bir bölümü borç servisine yönlendirilir. IMF’nin baştan beri istediği de bu değil midir? O aslında görevini yapmaktadır. Çünkü o Derin-Merkez’in çıkarlarının bekçisi ve savunucusudur.
Devalüasyon yurt içi fiyatların, dünya piyasasında geçerli düzeye gelecek şekilde “yeniden ayarlanması”na yol açar. Bu “dolarizasyon” süreci, yurt içinde ani fiyat artışlarını tetikler. Bunun üzerine IMF “enflasyonist baskılarla mücadele” bahanesiyle, para arzına katı sınırlamalar getirir. Para arzı dondurulunca şu sonuçlarla karşılaşılır:
-Hükümetin reel harcamaları kısması,
-Reel ücretlerin düşmesi,
-Kamu çalışanlarının işten atılması.
Ülkede reel gelirler düşünce, bunun telafisi için nominal ücretlerin yükseltilmesi yönünde toplumsal bir baskı oluşur. Ancak IMF reel gelirlerin enflasyona bağlanmasına izin vermez. Çünkü yapılan anlaşma böyledir. IMF bu çerçevede şunları talep eder:
-Emek piyasasının serbestleştirilmesi,
-Toplu sözleşmelerdeki ücret ayarlamasını öngören maddelerin iptali,
-Asgarî ücretin tedricen kaldırılması.
Burada da IMF “sosyal devleti hedef almaktadır. Sosyal adalet ise ulus-devletin temel hedeflerindendir.
Sonuç
Derin-Merkez; Merkez’in içinde asıl güç kaynağı ve gerçek karar merkezi olup, dünyadaki servetin çok büyük bir kısmını elinde tutan, az sayıda Amerikalı sermayedar ve büyük bankerler grubudur”.
Ulus-devlet “kendi halkının çıkarlarını her şeyin üstünde tutan, temel hedefleri ulusun çağdaşlaşması, ülkenin sanayileşmesi ve gelişmesi, sosyal adaleti gerçekleştirmek olan, ulusal varlığa ve benliğe sahip çıkan devlet”tir.
Derin-Merkez’in emrinde olan IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar, ulusüstüleştirme yoluyla, yani yukarda örneklerini verdiğim yollarla ulus devleti ulus devlet yapan özellikleri birer birer ortadan kaldırıyor.
Çünkü IMF ve Dünya Bankası ulus-devletin bağımsız ve ulusal bir ekonomi politikası uygulamasını önler. Ekonomik ve mâli alandaki yetkilerini elinden alır. Parasına müdahale eder, oysa para devlet olmanın en başta gelen koşuludur. Borçlanan ülkenin sanayileşmesini, ekonomik gelişmesini engeller. Ülkenin yönetimine ortak olur. Ekonomik bağımsızlığını yok eder. Ulus-devlet halkını öyle bir yoksulluk ve sefalet içine iter ki giderek kendi öz devletinden soğutur. Böylece Ulus-Devlet, ulus devlet olmaktan çıkar ve o da Derin-Merkez’in, ABD’nin ve Avrupa Birliği’nin çıkarlarının emrine girer.
Ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti de hayli zamandır böyle bir yol üzerindedir.
“Uygar” dünya; devletleri artık işgalle, topla, tüfekle çökertmiyor.
Yurtsever sivil ve asker aydınlarımıza duyurulur.
Prof.Dr. Cihan Dura
SON S-Z:
Dünyayı kasıp kavuran bir ekonomik kriz var ve bunu yıllar öncesinden uyaran bir lider var Şuan ABD bile çaresizlik içinde kıvranırken Koskaca Dünyada Sadece Bir İNSAN evet evet BİR İNSAN. ‘BEN BU İŞİN KİTABINI YAZDIM SADECE TÜRKİYEYİ DEĞİL DÜNYAYIDA BU ÇİLEDEN KURTARIRIM ‘ Diyor ve Bunu Sadece Bir iddiada Bırakmayıp Alanında uzman YÜZLERCE PROF-S-RÜN -NÜNE KOYUP Hepsinin TAKDİR ve -VGÜLERİNE MASHAR Oluyor. BUNCA GERÇEK VARKEN SİZ HALA NEYİ TARTIŞIYORSUNUZ…
BAŞKA BİR ÇARESİ OLAN BU İŞİN MATEMATİĞİNİ FORMÜLÜNÜ BİLEN BİRİNİ BİLİYORSANIZ S-YLEYİN ONUN PEŞİNDEN GİDELİM HODRİ MEYDAN.
YOK HAYDAR BAŞ SİYASETE YAKIŞMIYORMUŞ TA YOK EFENDİM SAHTE PROF. MUŞTA… VS… VS… BU YAKIŞTIRMALAR İFTİRALAR BELGELERLE ÇÜRÜYELİ YILLAR OLUYOR SİZ HALA ORALARDAMISINIZ G-ZÜNÜZÜ AÇIN ARTIK -NÜNÜZDE KOSKOCA BİR GERÇEK DURUYOR BUNU DÜNYA G-RDÜ AMA MAALESEF HALA ÜLKEMİZDE G-REMEYEN YADA BİRYERLERE HİZMET ETTİĞİ İÇİN G-RMEK İSTEMEYENLER VAR
GÜNEŞ BALÇIKLA SIVANMAZ KENDİNİZE GELİN
BU GEMİ BATARSA HEPİMİZ BOĞULURUZ…GENCTURK
|
|
Filed Under ( economy) by nationaleconomiy on February-9-2009

Küresel krizden büyük darbe yiyen ülkeler çıkış kapısını Prof. Dr. Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli’nde arıyorlar. Şu ana kadar 40’ı aşkın ülke MEM’den istifade ederek teşvik paketi açıkladı.
40’ın üzerinde ülke MEM dedi
Dünya ülkeleri, bir yılı aşkındır dünyayı etkisi altına alan, derinliği hala belli olmayan ve de ekonomi yönetimlerini uykusuz bırakan küresel kriz için çare arıyorlar. Krizin Kapitalizmin yapısından kaynaklandığını farkeden ülkeler çareyi Kapitalizmin dışında arıyorlar. Bu noktada da karşılarına bir tek model çıkıyor: Prof. Dr. Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli. Tüketim yanlı tek model olan Milli Ekonomi Modeli’nin tüketimi teşvik uygulamaları ülkeler tarafından bir bir uygulanıyor. Şu ana kadar 40’ı aşkın ülke teşvik paketi açıkladı ve bu paketlerde tüketimin canlandırılmasına da önem verildi. Şimdi bu ülkelerden bazılarını sizlere aktaralım:
RUSYA: MEM’in 8 projesini hayata geçirdi
16 Mayıs 2006 tarihinde Rusya’nın başkenti Moskova’da, Rusya’nın 80 ayrı bölgesinden 457 akademisyen, işadamı ve siyasetçinin katılımıyla gerçekleşen Rusya’nın gelecek stratejilerini ve bugünkü durumunu değerlendirme toplantısında Milli Ekonomi Modeli, Rusya’nın 3 yıllık kalkınma planına alındı. Rusya MEM’den istifade ederek attığı adımlar şunlar:
1. Doğum yapan her kadına 9 bin dolar doğum yardımı vermeye başladı.
2. Ev hanımlarına emeklilik hakkı verildi.
3. Yer altı kaynaklarını devlet–millet ortaklığıyla işletmeye başladı.
4. Bazı stratejik ürünlerin ihracatında Rus Rublesi talep edilmeye başladı. Rusya ve Çin aralarında yapacakları ticarette dolar yerine kendi paralarını kullanma kararı aldı.
5. Asgari ücreti 2000 dolara çıkarma kararı aldı.
6. Maaşlara büyük oranlarda zamlar yapıldı. 2007 Eylül ayından 2008 Eylül ayına kadar olan dönemde Rusya’da ortalama maaş artışı yüzde 29.4 oldu.
7. Dar gelirliye vergi indirimi yapıldı.
8. Enerji, iletişim, savunma ile alakalı 42 sektörü stratejik ilan etti, yabancılara özelleştirilmesinin önünü kapattı.
Rusya Başbakan Birinci Yardımcısı İgor Şuvalov, ABD’de kasım ayında gerçekleştirilen G20 zirvesinden bir ay önce, “Dünyadaki mevcut uluslararası mali sistem bugün yaşadığımız koşullarla örtüşmüyor. Rusya Federasyonu, bu konuyu yıllardır gündeme getiriyor” dedi. Şuvalov, Rusya’nın kabul ettiği 2020 yılına kadar olan süreyi içeren bir ekonomik programı olduğunu ifade etti.
ABD: Çabuk harcayacakların cebine para koydu
ABD (eski) Başkanı Bush, “çabuk harcayacakların cebine para koyma” amaçlı, yani tüketimi teşvik edici 168 milyar dolarlık bir ekonomi paketi devreye koydu (Ocak 2008). CNN televizyonuna demeç veren Bush, “piyasa ekonomisi sistemini kurtarabilmek için piyasa ekonomisinin kurallarını bir kenara bıraktım” dedi. Böyle bir şey yapmaktan ötürü “üzgün” olduğunu da itiraf eden Bush, “ekonominin çökmemesi için bu yola başvurduğunu” anlattı. (17.12.2008)
ABD Senatosu, mali kurtarmalar için ayrılan fonların harcanmayan 350 milyar dolarını serbest bıraktı. Bu paranın bir kısmı tüketimi teşvik, küçük işletmeler ve belediyelere kredi için kullanılacak. 50-100 milyarlık bölümü de el konulan ipotek altındaki ev sayısını azaltmak için değerlendirilecek (16.01.2009).
Obama’nın 825 milyar dolarlık tarihi boyuttaki paketinde 275 milyar dolara varan tüketimi teşvik amaçlı vergi indirimi ve muafiyetleri var. Paketin içinden 90 milyar dolar eyaletlerin sağlık harcamalarına 80 milyar dolar eğitime 43 milyar dolar da ulaşıma gidecek. (16.01.2009)
Obama’nın kurtarma planında yıllık geliri 200 bin doların altındakilere vergi indirimi yapılması, işe ek adam alan şirketlere de vergi kolaylıkları öngörülüyor. Çoğu işçi için 500, çiftler içinde bin dolarlık vergi indirimi öngören planda işletmeler için de 100 milyar dolarlık vergi indirimi planlandığı belirtiliyor. (07.01.2009)
VATİKAN: Ev hanımlarına maaş verilmesini önerdi
Vatikan, İtalyan hükümetine başvurarak ev kadınlarına maaş bağlanmasını önerdi. Bu öneri Eşit Fırsatlar Bakanı Mara Carfagna tarafından olumlu karşılandı. Papalığa bağlı Aile Konseyi Başkanı Kardinal Ennio Antonelli, evkadınlarının çocuk yetiştirip, bakıma muhtaç yaşlılara baktıklarını, eşlerine destek olduklarını hatırlatarak, “Ev kadınına maaş bağlamak bir görevdir, çünkü devletin yapması gerektiği atılımları ve yardımları tek başlarına yapmaya çalışmaktadırlar. Bunun için mali dengeleri sağlama yolu ile kendilerine maaş bağlanmasını öneriyoruz” dedi.
BREZİLYA: IMF ile bağlarını kopardı
Brezilya, 2005 MEM kongresinden bir ay sonra MEM’in çözümlerinden istifade ederek IMF ile bağlarını tamamen kopardı, milli politikalara ağırlık verdi ve neticesinde cari fazla veren, AB ve ABD’ye zerre kadar bağımlılığı kalmayan, istihdam problemini çözen bir ülke oldu.
VENEZUELA: Ekonomisini millileştirdi
Venezuela, Bakü’deki MEM kongresinden sonra Milli Ekonomi Modeli eserini talep etti. Venezuela o gün bugündür ekonomisini millileştirmeye çalışıyor.
ÇİN: İç talebi canlandırıyor
Çin hükümeti, iç talebi canlandırmaya yönelik 586 milyar dolarlık (4 trilyon yuan) teşvik paketi açıkladı. Başbakanlığın resmi internet sitesinde yer alan açıklamaya göre, Çin’in, etkin bir mali politikayı benimseyeceği, 17,5 milyar dolarlık (120 milyar yuan) vergi yardımları sunulacağı ifade edildi. (10.11.2009)
ALMANYA: Herkesin cebine 500 Euro konulanacak
Almanya’da Merkel hükümetinde koalisyonun ortağı olan Sosyal Demokrat Parti SPD, krizden kurtulmanın tek yolunun herkesin cebine 500 euro para koymak olduğu görüşünü ortaya attı. SPD Genel Başkan yardımcısı Andrea Nahles, alışveriş yapmak şartıyla yetişkin olan her Alman vatandaşının cebine 500 euro para konulmasını önerdi. (04.12.2008)
Almanya’da koalisyon hükümetinin ortakları ekonomiye 50 milyar euro’luk kaynak ayıracak ikinci ekonomik paket üzerinde anlaşmaya vardı. 1 Temmuz’da sigorta primleriyle vergilerde indirim yapılacak, emekli maaşları da artırılacak. Bu paketle iki çocuklu bir ailenin yılda 400-500 euro avantaj elde edeceği açıklandı. (14.01.2009)
AVUSTRALYA: Düşük ve orta gelirlilere nakit verilecek
Avustralya hükümeti, küresel krizden korunmak için 26 milyar dolarlık (42 milyar Avustralya doları) teşvik paketi hazırlıyor. Paketin, 28,8 milyar Avustralya dolarlık kısmının altyapı yatırımları, okullar ve konutlar için kullanılacağı, 12,7 milyar Avustralya dolarının ise düşük ve orta gelirlilere Mart ayında ödenecek nakitten oluştuğu belirtildi (04.02.2009)
İNGİLTERE: Her bir işsiz için 2 bin 500 sterlin…
Başbakan Gordon Brown’un açıkladığı plana göre, her bir işsizin eğitimi ve yeniden iş sahibi yapılması için işverene 2 bin 500 sterlin ödenecek. İngiltere 754 milyon dolar harcayacak. İşsiz sayısının 3 milyona ulaşması beklenen İngiltere’de hükümet bu planla 500 bin kişiye yeni iş yaratmayı hedefliyor. Diğer yandan Küçük İşletmeler Federasyonu ek 400 bin kişilik istihdam yaratılması için ek bir plan yürürlüğe sokmaya hazırlanıyor. Buna göre indirilmiş vergi oranları gibi uygulamalar gündeme gelecek. (14.01.2009)
ŞİLİ: Yoksul çucuklara, düşük maaşlılara destek…
Şili, küresel ekonomik krizle savaşabilmek için 4 milyar dolarlık teşvik planı açıkladı. Paket, yoksul çocuklara ve düşük maaşlılara yardım yapılması, okulların ve kliniklerin onarılması gibi uygulamaları da içeriyor. Paket, bir defaya mahsus olmak üzere 18 yaşının altındaki yoksul çocuklara 63 dolar yardım yapılmasını öngörüyor. Ödemelerin, okulların eğitime başladığı mart ayında yapılması planlanıyor. Bu arada, 18 ile 24 yaş arasındaki düşük ücretlilere de maaşlarının yüzde 10’u oranında yardım yapılması öngörülüyor. (13.01.2009)
İTALYA: Mağdurlara vergi indirimi…
İtalya 80 milyar Euro harcayarak, daha fakir ailelere ve mortgage mağdurlarına vergi indirimleri sağlayacak. İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi, 80 milyar Euro’luk kurtarma paketini açıklarken İtalyanları harcamaya davet etti. (30 Kasım 2008)
JAPONYA: Tüketimin artması için bütçe…
Japonya 2. teşvik paketini de onayladı. 54 milyar dolarlık ekstra bütçe, Başbakan Taro Aso’nun partisi ile muhalefet bloku arasında saatler süren kavgadan sonra onaylandı. Paket, küçük işletmeler için kredi olanaklarını genişletmeyi ve 22.3 milyar doları ise tüketici harcamalarını artırmak için vergi verenlere nakit ödeme yapılmasını içeriyor. Bu paketle, ev sahipleri için vergi kesintilerinin finanse edilmesine yardımcı olmak, küçük iş yerlerine kredi vermek ve işten çıkarılanlara yardım etmek amaçlanıyor. (29.01.2009)
GÜNEY KORE: Paketin dörtte biri talebi canlandırmak için
Güney Kore hükümeti ekonomiyi canlandırmak için piyasalara yaklaşık 11 milyar dolar pompalayacağını açıkladı. Paranın hemen hemen dörtte üçü büyük kamu projelerinde kullanılacak. Kalan dörtte biri ise tüketicileri yeniden alış verişe ısındırmak için vergi indirimi olarak düşünülüyor. (03.11.2008)
PORTEKİZ: Kurumlarını millileştiriyor
Portekiz Maliye Bakanı Fernando Teixeira dos Santos, Portekiz bankası Banco Portugues de Negocios’un (BPN) iflasa çok yaklaşması nedeniyle bankanın millileştirileceğini açıkladı. (03.11.2008)
Güney Kıbrıs Rum Kesimi
Kıbrıs Rum yönetimi lideri Dimitris Hristofyas, ekonominin güçlenmesi amacıyla alınan yeni önlemleri açıkladı. Hristofyas, Rum hükümetinin göçmenler için yeni evler, yeni okullar ve sosyal yardımla ilgili yeni binalar inşaa edilmesi yönünde karar aldığını duyurdu. Hristofyas, yerel turizmi güçlendirmeye ilişkin bir planı ve inşaat sektörü için düşük ve orta gelirli çiftler için yeni bir kredi planını uygulamaya karar verdiğini kaydetti. (04.02.2009)
MACARİSTAN: Taksit ödeyemeyenlere yardım yapacak
Macaristan Başbakanı Ferenc Gyurcsany, krizin yaşanmaması için hükümetlerinin var gücüyle çalıştığını, dövizle ev kredisi alan ve taksitleri yükselen vatandaşlara da yardımda bulunacaklarını açıkladı. (06.02.2009)X
“Modelin sahibinden bahsetmiyorlar”
Bakü Devlet Üniversitesi İktisat Teorisi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Xosrov Kerimov, dünya ekonomi yönetimleri üzerinde ciddi etkileri olan birçok bilim adamının Prof. Dr. Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli’nden alıntı yaptığını ama modelin isminden ve sahibinden bahsetmediklerini belirtti. Prof. Dr. Kerimov açıklamasında şunları söyledi:
“İktisat konusunda son yazılan eserleri incelediğimde yazarların Prof. Dr. Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli tezinden etkilendiklerini görüyorum. Mesela Bogomolov ve onunla beraber Rusya’nın iki görkemli âlimi, Buzgalin ve Kavganov ve yahut da Nobel ödüllü Stiglitz’in fikirleri var. Tüm bu fikirlerde Haydar Baş’ın tezlerine yakınlaşmaya başladıklarını görüyoruz. Bütün bu gerçekler, Haydar Baş’ın fikirlerinin hayati fikirler olduğunu ve yaşayan fikirler olduğunu bize haber vermektedir. Geleceği olan fikirlerdir. Ama beni üzen bir mesele var. Hocamızın fikirlerinden istifade ediyorlar ama onun adını dile getirmiyorlar. Prof. Dr. Haydar Baş’ın adını anlamalarına egoizmleri engel oluyor. Ama eminim ki bu uzun sürmeyecek ve hepsi itiraf edeceklerdir” M.Çabas–GENÇTÜRK..
|
Filed Under ( economy) by nationaleconomiy on April-21-2008

Bursa’da gerçekleştirilen 7. Milli Ekonomi Modeli Kongresi, yıllardan beri süre gelen AB-ABD ve IMF’ye endeksli siyaset yüzünden umudunu yitiren Türk milletinin umutlarını yeşertti.
Geçtiğimiz hafta sonu Bursa’da gerçekleştirilen 7. Milli Ekonomi Modeli Kongresini düzenleyen Uluslararası Bağımsız Ekonomi Modeli Birliği’ne (UBEMB) Türkiye’nin her tarafından e”posta, faks, telefon yoluyla yüz binlerce tebrik ve takdir mesajı geldi. “Küresel Krizde Son Durum Ve Milli Ekonomi Modeli’nden Çözümler” konulu kongrenin kapanış konuşmasını tezin sahibi Prof. Dr. Haydar Baş yaptı. Kapanış konuşmasında “Bizim önemli bir vasfımız var. Olayları dedikodudan ibaret bırakmayız, hepsine çare bulup reçete yazarız. Yani bizim görevimiz bir nevi doktorluktur” diyen Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ın konuşmasını yerli ve yabancı 100’den fazla bilim adamı takip etti.
MEM karşısında diğer sistemler kar gibi eriyor
Kongreye katılan yabancı akademisyenlerden Rusya Bilimler Akademisi Üyesi Prof. Dr. Victor Minin, Türkiye’yi ve Türkleri Müslüman oldukları ve Prof. Dr. Haydar Baş’ı yetiştirdikleri için sevdiğini söylediği konuşmasında Kapitalizm düzeninin sona ermekte olduğunu söyledi. “Batı kan dökmekten başka bir şeyden anlamaz” diye konuşan Prof. Minin, “Batı medeniyetinin artık dünya ülkelerine sunacağı bir şey kalmadı. Batının teklif edebileceği tek bir şeyi kaldı; savaş… Ama kimse savaşmak istemiyor. Dolayısıyla günümüzün savaşları para savaşlarına dönüşmüştür. Faize dayanan iktisat sistemi çöküyor. Bu süreç, Allah”ü Teala’nın öngördüğü doğal ve objektif bir süreçtir. Eski iktisat modelleri Bursa’ya yağan kar gibi eriyip gidiyor. Milli Ekonomi Modeli dönemi geliyor. Ben sizi seviyorum. Ülkenizi seviyorum. Lideriniz Haydar Baş’ı seviyoruz” dedi.
Prof. Dr. Baş Şii”Sunni ayrımına son verecek
Konuşmasında Prof. Dr. Haydar Baş’ın Ehli Beyt üzerine yayınlamak üzere olduğu Hz. Ali ve Hz. Fatıma kitaplarının önemine de değinen Rus bilim adamı Prof. Dr. Victor Minin, “Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli’yle ayağa kaldırmaya çalıştığı İslam dünyasında Şii” Sünni ayrımına da son vermeye çalışıyor” dedi. Prof. Minin şöyle konuştu: “Ehli Beyt üzerine çalışmalarıyla Prof. Dr. Haydar Baş Batı dünyasının sürekli kaşıdığı Şii”Sünni ayrımcığını çözmeyi amaçlamış. Bu ayrımcılığın çözümü ileride Müslüman ülkeler arasında çıkabilecek çatışmaları önleyecektir. Prof. Baş sadece problemi teşhis etmekle kalmamış çözümü için de adım atıyor. Bundan dolayı Haydar Baş’ı bir kez daha tebrik ediyorum.”
Kongrenin etkisi büyük oldu
Yedincisi Bursa’da gerçekleştirilen Milli Ekonomi Modeli Kongresi’nin vatandaşlarca yoğun bir şekilde beğeniyle izlendiği ve Uluslararası Bağımsız Ekonomi Modeli Birliği’ne (UBEMB) e”posta, faks ve telefon yoluyla yüz binlerce tebrik ve takdir mesajı geldiği açıklandı. Asgari Ücretliler Derneği Genel Başkanı Kazım Çorap gönderdiği mesajda ekibiyle birlikte kongreyi ilgiyle takip ettiklerini ve Prof. Dr. Haydar Baş’la görüşmek isteklerini iletti. UBEMB’ye Türkiye’nin her tarafından gelen mesajlardan bazıları şöyle:
Haydar Baş kavgaları bitirecek
Ferit Kaçar”Hakkâri: Ülkemizdeki kardeş kavgasını durduracak Kürt”Türk’ü kardeş yapacak tek insan.
Hürriyet Çiçekçisi” Siirt: Zevkle seyrettim. Türkiye’yi kurtaracak kişinin Haydar Baş olduğunu anladım. Kendisi ve diğer konuşmacılar mükemmeldi.
Mehmet Ceyhan ” Kilis: Programı 10 kişilik arkadaş grubu ile izledik. Bizde oluşan kanaat içinde bulunduğumuz ekonomik buhranın tek çıkış adresi olarak bu işi sayın Haydar Baş’ın yapacağıdır.
Ali Metin Kurt ” Mardin: Programı ailece izledik. Milli Ekonomi Modeli’ni destekliyoruz, takip ediyoruz ve hayata geçmesini bekliyoruz.
Süleyman Ayaz ” Ankara: Kongre programını beğenerek izledik. AKP’nin miadı artık doldu.
Rıdvan hatipoğlu ” Ankara: MEM beni çok etkiledi. Ben de BTP’de görev alabilirim.
Hasan Altıparmak ” Antalya: Bu kadar bilim adamı nasıl bir araya gelebilir? Medya nasıl böyle müthiş bir olayı saklamaya çalışabilir.
Saadet MEM’den kopya çekiyor
Burhan Demir ” İstanbul: Saadet Partisi Lideri Numan Kurtulmuş Prof. Dr. Haydar Baş’ın projesini kopya çekti. Haydar Hoca’nın farkı şimdi daha iyi anlaşılıyor. Fakat maaselef biz ona yanlış yaptık artık istikametimizi düzeltiyoruz. Saadet partisine oy vermiştim. Artık tövbe ediyorum. Bundan sonra desteğim Haydar Baş’a’dır.
Korhan Güngör ” Yalova: Saadet Partisi yönelik konuşmalar yerinde ve çok haklıydı. MHP ve SP’nin tabanında bu kongre programı ciddi etkiye neden oluyor. Herkes Prof. Dr. Haydar Baş’ı beğeniyor.
Galip Kuzgun”İstanbul: AKP ve SP aynı şeyleri söylüyor. Bunlar aslında seçimlerde birbirlerine çalışan partiler. Tek doğru konuşan ve proje üreten BTP ve Prof. Dr. Haydar Baş.
Ahmet Emin Göksel ” Edirne: Saadet partisinin de vatandaşlık maaşı demesi dikkatimizi çekmişti. Bu sözle Saadet Partisi BTP’yi ve Prof. Dr. Haydar Baş’ı doğrulamış oldu.
Bağımsızlık için MEM şart
Durmuş Akgün ” Aydın/-ğretmen: Türkiye’nin tam bağımsızlığı, özgürlüğü için Milli Ekonomi Modeli’nin bu ülkede uygulanması lazım.
Şahin Katar” Zonguldak: Programı izledim. Prof. Dr. Haydar Baş’ın projeleri çok hoşuma gitti. Bundan sonra sizinleyim.
Adem Büyük ” Bitlis: Programı izledim. -nceden MHP’li idim. Haydar Baş’ın fikirleri çok hoşuma gitti. Bundan sonra ailece oylarımız size.
Ahmet Köse ” Kayseri: Profesörlerin görüşleri çok olumlu. Üniversite mezunu arkadaşlarla birlikte izledik. Akla çok yatkın düşünce ve tez. Keşke hemen hayata geçse.
Mehmet Güler ” Diyarbakır: Prof. Dr. Haydar Baş, Vatandaşlık Maaşı projesini kopya eden Numan Kurtulumuş’a çok güzel cevap verdi. Onu adeta mahvetti.
MHP’yi bıraktım BTP’li oldum
Ayhan Kırgız ” Muğla: Bu kongreyi izleyene kadar MHP’yi destekliyordum. Bu programı izledikten sonra fikrimiz tamamen değişti 15 kişilik arkadaş BTP’ye üye olacağız ve iktidar yapmak için çalışacağız.
Fatih -zkan ” Rize: Prof. Dr. Haydar baş’ı takip ediyorum. Milli Ekonomi Modeli’nden başka çare olmadığını düşünüyorum.
Erkan Uğur ” Trabzon/Esnaf: Yabancı bilim adamlarının çokluğu dikkatimi çekti. Türk akademisyenlere sitem ediyorum bu konuya eğilmelerini bekliyorum. Bu modelin uygulanmasına fırsat verilmeli.
Ahmet Katar ” Trabzon: Haydar Hoca orijinal tespitler yapıyor. Bunların hepsi yüzde 100 uygulanabilir.
Fatih Akın ” Bursa: Bu millet haydar hocayı tanımalı. Bu konuda üzerimize ne düşerse yapmaya hazırız.
Haydar Baş’tan başka kimse kalmadı
Ali Haydar Dursun ” Trabzon: Rusya’da işçilik yapıyorum. Milli Ekonomi Modeli Rusya’da uygulanıyor. Mesela doğum parası veriliyor. Biz buna şahidiz. Niçin bu model ülkemizde uygulanmıyor.
Nuray Gökçe ” Yalova/ Emekli öğretmen: -teki siyasetçilerin hiç projesi yok artık desteğim güçlü bir projesi olan Haydar Baş’a’dır.
Ahmet Kapıcı ” Hatay/Dörtyol: Milli Ekonomi Modeli Kongresi’nden çok etkilendik. 60 oyumuz var bundan sonra destekleyeceğiz.
Şakir Genç ” Çanakkale: Türkiye’nin ve dünyanın başka alternatifi kalmamıştır. Dünyanın Milli Ekonomi Modeli’ne ihtiyacı vardır.
Mustafa Yıldız ” Şanlıurfa: Böyle büyük bir kongrenin düzenlenmesi ve ayrıca yüzlerce yabancı bilim adamlarının oraya gelmesi ve Sayın Haydar Baş’ı desteklemesi çok büyük bir olay. Çok etkilendim.
Herkes bu kongreyi konuşuyor
Murat Bahçeci ” Samsun: Dünyadaki ilim adamlarının Milli Ekonomi Modeli’ne ilgisi beni çok etkiledi. Çevremde herkes Milli Ekonomi Modeli’ni ve bu kongreyi konuşuyor. Millet olarak bu modeli desteklemekte geç kaldığımız için utanmamız lazım. Ekonomik kriz derinleştikçe Milli Ekonomi Modeli daha iyi anlaşılıyor.
Mustafa Maral ” Mersin: Programı 10 kişi toplanıp izledik. Çok beğendik. Demek ki ülkemizde böyle güzel şeyler de olabiliyormuş.
Ferhat Kalemci ” Tarsus / Emekli öğretmen: Haydar hoca ne büyük bir cevher. Programı ilgiyle takip ettim.
Suat Hayri Sapmaz ” Bolu: Kongreye Bolu’da çok ses getirdi. Bundan sonra haydar hoca nerede ise biz de orada olacağız.
Gürbüz -ztürk ” Gümüşhane: Tek kelimeyle muhteşemdi gün geçtikçe herkes Milli Ekonomi Modeli’nin kıymetini daha iyi anlayacak.
GENCTURK
|
|
Filed Under ( economy) by nationaleconomiy on March-10-2008
TÜRK MİLLETİ,5000 yıllık tarihiyle, 1400 yıllık Türk-İslam Medeniyeti ile ve 82 yıllık Cumhuriyet birikimiyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milleti, Avrupa ve Asya kıtalarının kesiştiği en tarihi ve stratejik bölgede yer almaktadır.
Siyasi, ekonomik ve sosyal çatışmaların merkezinde ve hedefinde olduğu halde, tarihinden ve inancından aldığı güçle dimdik ayaktadır ve aynı zamanda tüm Türk-İslam dünyasının ve dünyanın mazlum milletlerinin son umududur.
Var olduğu günden bu yana Türk Milleti, kendisini yükselten ve yücelten tarihi misyonuna sahip çıktığı dönemlerde insanlığa adaleti ve insan haklarını doya doya yaşatmış, teknolojiyi ve medeniyeti öğretmiştir.
21. yüzyıl Ulusal Egemenlik kavramının değiştiği bir yüzyıldır. Nitekim küreselleşmenin ideologlarından John Naisbitt şu yaklaşımı sergiliyor:
“Büyük şirketlerin özerk ve küçük ünitelere bölünerek, daha iyi çalışabileceklerini görüyoruz. Aynı durum, ülkeler için de geçerlidir. Eğer dünyayı tek pazarlı bir dünya haline getireceksek, parçaları küçük olmalı…”
Asırlar boyu sinsi bir şekilde yürütülen siyasi,kültürel ve sosyal faaliyetlerin sonucunda yok olma tehlikesi ile karşı karşıya gelen Milletimiz, verdiği İstiklal Savaşı neticesinde Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Kuvay-ı Milliye ruhu ile kendine dönmüş, bağımsızlığına kavuşmuş ve özgürlük mücadelesi veren milletlere örnek olmuştur.
Atatürk, 1 Mart 1922′de yaptığı Meclis açılış konuşmasında şöyle diyordu: “Her şeyden önce milli amacımız olan bağımsızlığımızı sağlamaya ulaşmaktan başka bir şey düşünemeyiz. Bu nedenle de bizce önemli olan mali gücümüzün, bu sonucu sağlamaya yeterli olup olmayacağıdır.
…Memleketimizin gelir kaynakları, milli davamızın güvenle sonuçlandırılmasına yeterlidir. Yoksunluklar içinde olsa da milli gücümüz, bugüne kadar olduğu gibi, dış devletlerden borç almadan memleketi yönetecek ve amacına ulaştırabilecektir.”
Mustafa Kemal, yeni kurulan devletin “tam bağımsız” olabilmesi için “ekonomik bağımsızlığın” şart olduğunu özellikle vurgulamış, kapitülasyonları kaldırmıştır. 1923′te İzmir’de İktisat Kongresi düzenleyerek Milli ekonomiyi canlandırmaya çalışmıştır. Kongrede, “ulusal bağımsızlık ilkesi”nden kesinlikle vazgeçilmeyeceği ve bu ilke içinde kalkınmanın gerçekleştirileceği kararlaştırılmıştır.
Yani bağımsızlık ile kendi ayakları üzerinde durabilen bir ekonomi arasında direkt bir bağ vardır.
Devletimizin kurucusu Atatürk’ün döneminde, yani 1938′e kadar çeşitli sahalarda kalkınma plan ve projeleri uygulanmış ve çok büyük başarılar elde edilmiştir.
Bu dönemde kalkınmada uygulanan Milli Model ile ülkemiz Belçika’ya uçak ihraç edecek seviyeye ulaşmıştır. Fakat Atatürk’ten sonra ülke tekrar siyasi, kültürel, ekonomik vs. topyekün bir kuşatma altına alınmış; Batılı devletler, Mustafa Kemal döneminde hayata geçiremedikleri SEVR projesini AB ve IMF yoluyla gerçekleştirmeye başlamışlardır.
Uluslar arası şirketlerin devletimizin bütçesine yön verdiği IMF ve Dünya Bankası kıskacında ülkemizin kaynaklarının ve her türlü imkanlarının kullanıldığı, özelleştirmenin, KİT’lerin satışının, Uluslar arası Tahkim’in, tahdit kanunlarının ve AB’ye uyum adı altında çıkarların yasaların hayata geçirildiği bir süreçte Türkiye, hakikatte “bu küçük parçalara ayrılma projesi”ni yaşamaktadır.
Ekonomik bağımsızlığın, devletlerin bağımsızlığında gün geçtikçe daha belirleyici bir esasa dönüştüğü bir dünyada yaşıyoruz.
TÜRKİYE’DE TARIM KESİMİ İFLAS ETTİ..IMF ve AB politikalarına ram olmuş AKP’nin yanlış tarım politikaları sebebiyle en stratejik sektörümüz olan tarım yerle bir oldu.
Tarım ürünlerine üretim kotaları getirildi.
Maliyet artışına oranla destekler azaltıldı.
Çiftçinin enerji, gübre, sulama, tohum gibi girdi maliyetleri kat kat arttı.
Ürün fiyatları ise ya geriledi ya da yerinde saydı.
Çiftçi çalıştığı, ürettiği halde zarar etti.
Çiftçi yüksek faizle borçlandırıldı ve zarar ettiği için bu borçlarını ödeyemedi.
Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Başkanı Şemsi Bayraktar’ın ifadesiyle çiftçilerin bankalara ve tarım kredi kooperatiflerine borcu 11 milyar TL’ye çıktı.
Hükümetin verdiği desteğin tamamı bu borçlara ödense, bu borç ancak 2-2,5 yılda kapanır. Bu çiftçiler için ödenmesi mümkün olmayan astronomik borcun faizi de sürekli artmaya devam ediyor.
Borçların hacizleri sebebiyle çiftçilerin elinde ekecek arazi de kalmadı, kalmayacak.
Çiftçi emeğinin, alın terinin karşılığını alamıyor;
Çiftçi borcunu ödeyemiyor
Ve çiftçi tarlasından, evinden barkından da oluyor.
İşte kısırdöngü politikalar sebebiyle tarım sektörünün geldiği durum.
TZOB rakamlarına göre, AKP’nin iktidar olduğu 6 yıllık dönemde tarım sektörünün istihdamdaki payı yüzde 37,6’dan yüzde 26,4’e geriledi.
Yanlış anlaşılmasın, başka yerlerde daha iyi iş var da çiftçi oraya yöneldi anlamında değil. Her alanda işsizlik tırmanmaya devam ediyor.
Bugün en temel sektörlerden inşaatta da işsizlik var, tekstilde de otomotivde de…
Üstelik kriz sebebiyle işinden olan vatandaş da ne yapacağını bilemiyor.
Bu sektörlerde işten atılan onbinler, köylerine giderek bir umutla tarım yapabileceğini düşünüyor, ama tabii çiftçilerin yukarıda saydığımız sıkıntılarından haberleri yok.
Çünkü gerek hükümet yetkilileri, gerekse medya ve basın bugüne kadar hep ekonomide pembe tablolar çizdiler. Vatandaş zannediyor ki her şey tıkırında…
Ama pembe hayaller içinde dolaşırken bir de bakıyor ki işinden olmuş, köye gidiyor, köylü zaten kan ağlıyor.
IMF ve AB politikalarıyla sonucun böyle olacağı işin başından belliydi.
Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş yıllar önce uyarmıştı, “Cebrail Aleyhisselam gelse IMF politikalarıyla bu ülkeyi kurtaramaz” diye…
O günlerde Sayın Baş’ı kimse duymadı, duysa da duymazlıktan geldi.
Sakalı yoktu desek, sakalı var.
Bu konuda bilgisi yoktu desek, Milli Ekonomi Modeli adında dünyaca ünlü, hakkında 5 uluslar arası kongre yapılan mükemmel ve dahice bir eseri var.
Bu kongrelerde yüzlerce yerli ve yabancı bilim adamı Sayın Baş’ın tezini öve öve bitiremedi.
2005’ten buyana da model başta ABD, Rusya olmak üzere onlarca ülke tarafından madde madde uygulanıyor.
Ama bizimkiler ne zaman ayıkacak sorusu maalesef hala karşılığını bulmuş değil.
Şunu unutmayalım ki, tarım köylüsü başına gelenlerden ders alıp ayıkmadıkça, emeklisi, işçisi, memuru dünyanın fark edip de uygulamaya başladığı tek çözümü fark etmedikçe yaşanan sıkıntılar asla son bulmayacak.
Elbette ki çözümün yanında olduğu halde onun kıymetini bilmeyenlerin ödeyecekleri ağır bir fatura olacaktır.
GENÇTÜRK…
|
Filed Under ( biyografi) by nationaleconomiy on March-10-2008
Prof. Dr. Haydar Baş 1947 yılında Trabzon’da doğmuştur. İlk, orta ve lise tahsilini Trabzon’da tamamlamasının ardından; 1970 senesinde, Kayseri’deki Erciyes Üniversitesi’ne bağlı Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun olmuştur.
Lisansüstü eğitimini ve doktorasını “Veda Hutbesinde İnsan Hakları” konusundaki tezi ile Bakü Devlet Üniversitesi’nde tamamlamış ve bu üniversitede göreve başlamıştır. Doktora sonrası akademik çalışmalarına devam ederek “İslam ve Hz. Mevlana”, “Tasavvuf Tarihi”, “Din Sosyolojisi” ve “Din Psikolojisi” konularındaki tezleri neticesinde “Profesörlük” unvanını da aynı üniversiteden almıştır.
Dokuz yıldır Bakü Devlet Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışan Sayın Baş, halen Doğu Dilleri ve Edebiyatlarını Araştırma Fakültesi, Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde vazifesini sürdürmektedir.
Akademik kariyerini eğitim sahasında yapmasına rağmen, aynı zamanda bir araştırmacı, yazar, işadamı, sanayici ve tüccar olan Prof. Dr. Haydar Baş’ın hayatından bazı kesitler şöyledir:
a) Mefkureci Öğretmenler Derneği’nin Trabzon Şubesi Başkanlığını yapmıştır.
b) Beş yıl Devlet Liselerinde, iki yıl Ticaret Liselerinde ve İmam Hatip Liselerinde olmak üzere yedi öğretim yılı öğretmenlik yapmıştır.
c) İPA A.Ş.’nin Bölge Müdürlüğünü yürütmüştür.
d) BAŞ Şirketler Grubunun, BAŞ Çelik Fabrikalarının, BAŞ Ticaret A.Ş.’nin ve BAŞ Isı Sanayi’nin kurucusudur.
e) Halen başyazarlığını yapmakta olduğu İCMAL, ÖĞÜT ve MESAJ dergilerinin kurucusudur.
f) Milli Basın Kurultayları’nı tertip eden Basın Kurulu’nun başkanıdır.
g) Bağımsız Türkiye Partisi’nin (BTP) Genel Başkanı’dır.
Kendisi Fransızca, Arapça, Farsça ve Azerice bilmektedir.
Prof. Dr. Haydar Baş’ın görüşleri ve tezleri dünyada ve Türkiye’de çeşitli üniversitelerde lisansüstü tezlere ve akademik araştırmalara konu edilmiştir.
* Illinois Universitesi (University of Illinois at Urbana- Champaign) Intensive English Institute “Prof. Dr. Haydar BAŞ” Urbana-2001
* Dallas Üniversitesi İşletme Fakültesi. “An Alternative Prescription to the IMF’s Model for Economic Growth in Turkey (IMF Metoduna Alternatif olarak Türkiye’deki Ekonomik Büyümeye bir Reçete)” Dallas-2002
* ODTÜ (Saciology of Religion Fall Semester 1993 İCMAL, 1994)
* Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü (Haydar Baş’a göre İdeal İnsan ve İdeal İnsanın Topluma Yansıması, 1999)
* Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi (Prof. Dr. Haydar Baş ve Tasavvuf, 1993)
* Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi (Prof. Dr. Haydar Baş’ın Tasavvufî Görüşleri, 1997)
Prof. Dr. Haydar Baş, yurt dışındaki araştırma ve düşünce kuruluşlarında otuzun üzerinde ödüle layık görülmüştür. Verilen uluslararası ödüllerden bazıları şunlardır:
1- Dünya Barışına, İnsan Haklarına ve Ekonomiye katkılarından ötürü verilen Saygın Liderlik Ödülü.
Amerikan Biyografi Enstitüsü, bu ödülle Prof. Dr. Haydar Baş’ı “Uluslararası Seçkin Liderler Ansiklopedisi”nin 5. baskısında yer almak üzere seçmiştir.
2- İnsan Haklarına yapmış olduğu hizmetlerden dolayı verilen Şeref Sertifikası.
Bu sertifika Uluslararası Biyografi Merkezi tarafından verilmiştir.
3- “1994 Zirvede Kim Kimdir” ödülü.
Bu sertifika Amerikan Biyografi Enstitüsü tarafından yılda bir kere, belli sahada hizmet veren sadece bir ilim adamına verilmektedir.
4- Modern Ekonomik Görüşe hizmetlerinden dolayı verilen Uluslararası Liyakat Topluluğu Sertifikası.
Bu ödül Uluslararası Biyografi Merkezi’nce verilmiştir.
5- İletişim Endüstrisine katkılarından dolayı verilen Saygın Liderlik Ödülü.
Amerikan Biyografi Enstitüsü tarafından layık görülmüştür.
6- Uluslararası Araştırmacı Üyelik Ödülü.
Amerikan Biyografi Enstitüsü tarafından verilen bu madalya, yapmış olduğu bilimsel araştırmalar ve Modern Ekonomik Görüşe olan hizmetleri nedeniyle enstitünün araştırmacı üyesi olduğunu belgelemektedir.
7- Uluslararası Liyakat Topluluğu Excellantia (Mükemmel Şahsiyet) Ödülü:
Bu ödül bulundukları ülkelerde Uluslararası Biyografi Merkezi’ni yaşamları, şahsiyetleri ve sosyal ilişkileri ile temsil eden ilim adamlarına verilmektedir.
Fikir ve tezlerindeki bilimsel tutarlılığı ve isabeti, tarihi süreç içerisinde her zaman müşahade edilen Sayın Baş’ın, Türkiye ve dünyadaki gelişmelerle alakalı bazı önemli çıkışları şunlardır:
Prof. Dr. Haydar Baş, “Milli Birlik ve Beraberliğin Temel Unsurları” isimli konferanslar dizisiyle Türkiye’de ve Avrupa’da milli birlik ve beraberliğin önemini anlatmıştır.
Türkiye’nin AB üyeliğinin çokça gündem edildiği 1980′li yıllarda akademik
çevrelerin ve iş dünyasının kesin gözüyle baktığı üyeliğimiz ile ilgili olarak, yalnızca Sayın Baş farklı bir yorumda bulunmuştur. 1986 yılında Berlin’de “AB Topluluğu bizi aralarına kabul etmeyecektir” tezini savunmuştur. 90′lı yılların başında ülkemizdeki politikacılar ve aydınlar, Gümrük Birliği’ne girişimizi bir zafer olarak gösterirken; Prof. Dr. Haydar Baş, “AB’ye girmeden, Gümrük Birliği’ne dahil olmak Türkiye’nin aleyhinedir” demiştir. Her yıl 20 milyar doların üstünde dış ticaret açığı veren ülkemiz, Gümrük Birliği’nden dolayı 10 yılda 150 milyar dolara yakın zarar etmiştir. Özellikle 2000 yılından sonra kronikleşen ekonomik kriz ve enflasyon ortamından çıkışı IMF ve Dünya Bankası’nın talimatları ve kredileri ile aşma çabasındaki siyasi iradeye tek yanıt da Prof. Dr. Haydar Baş’tan gelmiştir: “Mevcut ekonomi politikalarıyla enflasyonun düşmesi mümkün değildir. Bu gidişatla Türkiye’yi batıracaklar. Türk coğrafyasını pazarlık konusu haline getirecekler.” Ülkemizin siyasi ve iktisadi talepler doğrultusunda bugün taşındığı nokta Prof. Dr. Haydar Baş’ın tespitleriyle aynı istikamettedir.
Amerika’nın 1991 yılındaki Irak çıkarmasında, o tarihte “Bu çıkarma her ne kadar Irak’a yapılıyorsa da nihai hedef Türkiye’yi parçalamaya yöneliktir” şeklinde ikazda bulunmuştur.
Bugün hayata geçirilen ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nden maksat da budur; İslam coğrafyasını ele geçirmek, Türkiye coğrafyasını parçalamaktır.
Son dönemde, özellikle ülkemizin siyasi, kültürel ve stratejik kuşatma altına alınması, ekonomik kriz ve çıkış yolları üzerine eserler veren Prof. Dr. Haydar Baş’ın basılmış ve basılmakta olan eserleri şunlardır:
1. Milli Ekonomi Modeli ve Kalkınma Projeleri
2. Dar Bölge Yaygın Kalkınma Modeli
3. Dini ve Milli Bütünlüğümüze Yönelik Tehditler
4. Veda Hutbesinde İnsan Hakları
5. İslam’da Kadın Hakları
6. Alemlere Rahmet Hz. Muhammed (sav)
7. Makalât
8. Mektûbât
9. İslam ve Mevlana
10. İslam’da Zikir
11. İslam’da Tevhid
12. İman ve İnsan
13. İnsan-ı Kamil ve Nefs Mertebeleri
14. Hacc’ın Hikmetleri
15. Hikmetin Sırları
16. Dua ve Evrad
17. Hıristiyanlık ve Yahudilik
18. Din Tahripçilerine Kur’an-ı Kerim’in Cevabı
19. Birliğe Doğru
20. Veda Hutbesi ve Evrensel Beyanname
21. Nefs Terbiyesi
22. Varoluşun Gayesi: Zikrullah
23. Hikmetin Sırları
24. Yaşayan Kur’an: Sünnet
25. Niçin Türkiye?
Gencturk….
|
Filed Under ( ihtiyaç, kaynak) by nationaleconomiy on March-10-2008
Milli Ekonomi Modeli nedir? 
Milli Ekonomi Modeli, insanın sınırlı ihtiyaçlarının sınırsız kaynaklardan karşılanması ilmi; ve yine ülkelerin gerektiğinde her türlü mal ve hizmeti üretebilme gücüne sahip olmasının yanı sıra iç ve dış harcamalarını borçlanmadan temin edebilmesinin formülüdür. Bu yönüyle Milli Ekonomi Modeli, ülkelerin ve milletlerin kalkınmasının ve ekonomik bağımsızlığının tek yoludur.
Tezimizi değerlendirmeye ekonominin temel meselesi olan “ihtiyaçlar ve kaynaklar” konusuna getirdiğimiz yeni bakış açısıyla başlayalım.
Bilindiği gibi ekonominin hedef ve gayesi insandır. İnsanın özelliklerinden ve ihtiyaçlarından yola çıkılarak oluşturulmamış bir modelin başarıya ulaşması zor, belki de imkânsızdır.
Günümüz iktisat modellerinde, neticenin başarısız olması da bu gerçeği ortaya koymaktadır. Zira, bu modellerin tamamı “insanı tarif etmek” yerine, onu “kendi sistemlerine uygun olarak tanımlayarak” konuya yanlış bir giriş yapmışlardır.
Mesela, kendi çıkarlarını en yüksek düzeye çıkarmayı amaçlayan İKTİSADİ İNSAN kavramı kapitalizmin model insan tipidir. Ve küçük bir azınlığın dışında, toplumları refaha ve rahata kavuşturamadığı ortadadır.
Batının insana bakışı ile şekillenen iktisat sistemleri ekonominin konusunu “insanın ihtiyaçlarının sınırsız olduğu yanlışı” üzerine bina etmişlerdir. Bunlara göre ihtiyaçlar sınırsız olmasına rağmen, karşılanmaları için gerekli olan kaynaklar ise sınırlıdır.
İhtiyaçları sınırsız olarak kabul eden bu sistemlerde, “Ne?, Kimin?, Ne kadar üretilecek?” sorularına verilen cevaplar haliyle kıt olduğu zannedilen kaynakların ışığında olmuştur. Neticede toplumların belli bir kesiminin refaha ulaştığı dar modeller üretebilmişler; geri kalan büyük çoğunluğun açlık ve sefaleti ise halledilemeyen, daha doğru ifadeyle “kaynaksızlık nedeniyle halli mümkün olmayan sorunlar” olarak iktisattaki yerini almıştır.
Bu nedenle kapitalizmde sömürü mantığı, az olan kaynaklara ulaşmak için geçerli bir yoldur. İşçi kesimi bu nedenle köle olarak görülmektedir. Kapitalist sistemin işçi anlayışı için bir nevi “modern köleliktir” diyebiliriz.
Bilinen bir gerçektir ki, ihtiyaçları sınırsız ve kaynakları sınırlı olarak gören Batı, bugüne kadar toplumlarda refahı temin edecek bir başarı elde edememiştir.
Gencturk…
|
Filed Under ( insan) by nationaleconomiy on March-10-2008

Peki Milli Ekonomi Modeli’nde insan faktörü nasıl ele alınmaktadır?
Tezimize göre; kaynakların, insanların ihtiyaçlarına yetmeyeceği yönündeki iddia yanlıştır. Tam tersine insanoğlunun her bir ihtiyacı için, uzayda ve dünyada, “hem sınırsız, hem de sürekli yenilenen” binlerce kaynak mevcuttur. Buna karşılık sınırlı olan ise insanın ihtiyaçlarıdır.
Söz konusu insan olduğunda, şayet bir sınırsızlıktan bahsedilecek ise bu “onun ihtirasları”dır. Yoksa insanın yemek, içmek, ısınmak, giyinmek, barınmak vb. çok karmaşık olmayan sınırlı ihtiyaç kalıpları varken, bu ihtiyaçlarını karşılamak üzere yüzlerce hatta binlerce kaynak saymak mümkündür.
Yalnızca modelimizde doğru değerlendirilmesi yapılan bu sınırsız kaynaklara örnek verecek olursak; madenler, enerji sistemleri (güneş enerjisi, nükleer enerji, rüzgar enerjisi, jeotermal enerji, biomas enerji, dalga enerjisi, akıntı enerjisi, yakıt hücreleri ), tarım, hayvancılık ve yan mamulleri, orman ürünleri, deniz ürünleri gibi yeryüzünde bilinen ve bilinmeyen ve sürekli olarak kendini yenileyen binlerce kaynak mevcuttur.
İhtiyaçların sınırlı ve fakat bunları karşılayacak kaynakların sınırsız olduğu yönündeki tespitimizin doğruluğunun bir ispatı da, bugün Batı toplumlarında ve Türkiye’ de de yaşadığımız “deflasyon problemi”dir… Talep yetersizliğinden ortaya çıkan bu sorun, eğer, kaynaklar ihtiyaçlara göre kıt olsa idi, yaşanmazdı.
Yeri gelmişken sadece Milli Ekonomi Modeli ile çözülebilecek olan deflasyon hastalığından bahsedelim.
Bilindiği gibi deflasyon, fiyatlar genel seviyesindeki sürekli düşüşün adıdır. Enflasyon ile karşılaştırıldığında çok daha tehlikeli olan bu problem, bugün başta ülkemiz olmak üzere, dünyanın hemen hemen her yerinde tüm ülke ekonomilerini tehdit etmektedir.
Fiyatlar genel seviyesindeki genel düşüş, toplam talebin yetersiz kalmasından kaynaklanır. Bu durumda ise firmalar, üretim kapasitesini kısma yoluna gider, işçi çıkartırlar. Bir taraftan tüketiciler, fiyatların daha da düşeceği zannı ile var olan taleplerini daha da kısarlarken, diğer yandan artan işsizlik eksik olan talebi daha da aşağıya çeker.
Meseleyi ele alan Kapitalist anlayışın klasik ayağında, fiyatların ve işçi ücretlerinin esnek olduğu ve sistemin kendi kendini tamir edeceği yanlışı kabul edilmiştir.
Piyasaların kendi kendine dengelenme fikrini kabul etmeyen Keynesyen yaklaşım ise, kamu harcamalarını arttırarak talebi desteklemeyi savundu. Kısmen netice veren bu uygulamada, kamu harcamaları için kullanılan paranın “maliyetli para” olması sonucu zamanla ülkeler hem enflasyon, hem de borç sarmalı ile karşı karşıya geldi.
Çünkü faizle alınan borç para neticesinde hükümetler, bu borçları ödemek için vergi oranlarını arttırmak ve hem cari, hem de sosyal harcamalarını kısmak zorunda kaldılar.
Bu durumda, bir taraftan artan vergiler nedeniyle üretimde maliyetler yükselirken, diğer taraftan hem kamunun orta vadeli harcamalarını kısmak zorunda kalması, hem de vergilerle piyasadan paranın çekilmesi, hane halklarının talebinin de kısılmasına neden oldu. Neticede dünya ekonomileri, hem işsizlik hem de enflasyon denen yeni bir hastalıkla, stagflasyonla tanıştı. Kapitalist anlayışın göremediği nokta, deflasyon hastalığında sebep, halkın tüketmemesi iken, bu açık maliyetli para ile yapılan kamu harcamalarıyla kapatılmaya çalışılmıştır.
Bu noktada Milli Ekonomi Modeli ile sorunun çözümüne geçmeden önce bir durumu tespit etmek gerekir: Büyüyen ekonomiler, neden belli bir süre sonra durağan bir döneme girmekte ve sürekli büyümeyi sağlayamamaktadır?
Sadece Milli Ekonomi Modelinde doğru olarak ele alınan bir başka temel mesele de şudur: Her arzın kendi talebini oluşturacağı düşüncesi ciddi bir yanlıştır. Eğer büyüyen bir ekonomiye sahipseniz, bu büyümeyi karşılayacak tüketim miktarının üretimden elde edilen gelirle sağlanması mümkün değildir. Her dönem bu büyümeye mukabil eksik kalan tüketim miktarının emisyon ile kapatılması zaruridir.
Bu durumdaki ülkelerde belli bir büyüme yakalandığında, büyümenin olduğu her yıl talep eksikliği daha da artmaktadır.
Birkaç yıl sonra bu talep yetersizliği, büyüyen ekonomilerde içinden çıkılmaz bir problem halini alır. Bu durumu, vücudu büyüyen bir insanın o bünyeyi taşıyacak kemik yapısı gelişmediği için tüm bünyenin ağırlık karşısında kırılmasına benzetebiliriz.
90′ lı yılların başında bu görüşlerimizi ilk defa dile getirdiğimizde dünya henüz deflasyonla karşılaşmamıştı. O günlerde dünya ekonomilerinin gelecek on yıl içinde ciddi bir “pazar problemi” yaşayacaklarını, özellikle hızlı büyüyen ekonomilerde gerekli emisyon ayarlamalarının yapılmaması halinde deflasyon sürecini yaşayacaklarını ifade etmiştik.
Hatırlarsanız, 90′lı yılların ortalarında ilk olarak Japonya, deflasyon sürecine girdi. Nominal faizler sıfırlanmasına rağmen reel faiz oranları pozitif kaldı. Japon hane halkları, satın alma güçleri düştüğü ve geleceğe güvenleri kalmadığı için harcamalarını iyice kıstılar. Bu da fiyatların düşmesine, stokların artmasına neden oldu. İşçi çıkartmalar bu süreci takip etti. Japon ekonomisi, halen içine düştüğü bu ortamdan çıkamamıştır.
Ayrıca, şu anda ABD’ye ihracata endekslenmiş Japon ekonomisi, elinde tuttuğu 800 milyar dolarlık ABD parası ile büyük sıkıntı içindedir.
Diğer taraftan 2003 yılı Ocak ayında televizyonlarda yaptığımız çeşitli açıklamalarda, Alman ekonomisinin 2003 yılında durağanlaşacağını, bunun akabinde işsizliğin artacağını ifade etmiştik. Almanya’nın Mastrich kriterlerini askıya alıp, kamu harcamalarını arttırmak, hatta çok kısa bir zaman içerisinde borç almak zorunda kalacağını söylemiştik.
Kısa bir süre sonra dediklerimiz aynen gerçekleşmeye başlamıştır. 2003 yılında Alman ekonomisi önce durağan bir döneme girdi. Sonra işsizlik artmaya başladı. Bugün itibari ile Almanya’da son 72 yılın en büyük işsizlik oranı yaşanmaktadır. İşsiz sayısı 5 milyonu aşmıştır. Bu arada 40 milyar dolarlık dış borç alan Almanya’nın, Mastrich kriterlerine de uymuyor olması AB içerisinde ciddi bir tartışmayı başlatmıştır.
Görünen şu ki, bu uygulamaların hayata geçirildiği Avrupa Birliği daha önce de ifade ettiğimiz gibi, en geç 15 sene içinde dağılmak durumunda kalacaktır.
Almanya büyüyen bir ekonomiye sahipti. Mark’ı bırakıp Euro’ya geçtikten sonra, bu büyüyen ekonomiye karşılık piyasada bulunması gereken para miktarı emisyon ile karşılanamadı. Zira para basma hakkı, Berlin’deki Bundesbank’tan alınarak, Frankfurt’taki Avrupa Merkez Bankası’na geçmiştir.
Ekonomilerde ortaya çıkan deflasyonun tek sebebi, eksik talep de değildir. Bazen piyasalarda fazla miktarda para olmasına rağmen, yine de ekonomiler deflasyona girebilirler. Zira gelir dağılımındaki dengesizlik de, deflasyonu doğuran en temel sebeplerden biridir.
Eğer toplumun önemli bir bölümü, belli bir gelir seviyesinin altına düşerse, artık tüketme kabiliyetini yitirmiş demektir. Piyasada fazla miktarda para olsa bile, bu tüketim kesimine yeniden tüketme kabiliyeti kazandırılmadan ekonominin deflasyondan çıkması mümkün değildir. Yani, sadece faiz oranlarının düşürülmesi ile tüketimin arttırılması bu durumdan çıkış için yeterli değildir.
Nitekim ABD örneğinde bu dediklerimiz ispatlanmaktadır. Faiz oranlarını uzunca bir süre %1′lere çeken FED, deflasyondan çıkmayı hedefledi, ama ancak kısmen başarılı olabildi. Çünkü ABD, halkının büyük bir kısmı geçim sıkıntısı çekmektedir.
Ayrıca faiz oranlarını adeta sıfırlama gayretindeki ABD, toprakları dışında bulunan karşılıksız parasının kendisine geri döneceğinden korktuğu için bu durumu fazlada sürdürememiştir.
Türkiye örneğine bakacak olursak; durum, pek de farklı değildir. Yüksek girdiler nedeniyle maliyetler artarken, diğer taraftan da uygulanan faiz politikaları ile piyasadan para çekildiği için talepte ciddi bir daralma yaşanmaktadır. Böyle bir ekonomide yapılan TEFE ve TÜFE hesaplamaları da yanlıştır.
Bir ekonomide yüksek oranda maliyet enflasyonu var ve aynı zamanda ciddi bir talep daralması yaşanıyor ise, bu hesaplama yöntemi yanlıştır. Örneğin siz, buğday ekiyorsunuz. Buğdayın fiyatı, talep azlığından dolayı % 30 düşüyor. Ama buğdayı elde ederken kullandığınız gübre ve mazot % 35 artmışsa, bugünkü hesaplamalarla % 2.5 olması gereken enflasyon, köylü için % 65′tir.
Bu bağlamda ülkemiz için çözüm, bir taraftan üretim maliyetlerini aşağıya çekecek bir Maliye politikasının ve tüketimi tetikleyecek bir Para politikasının aynı anda devreye konmasıdır.
Gelir dağılımımızda da ciddi bir dengesizlik vardır. Bu da deflasyonun önemli bir sebebidir.
Bugün dünyada hakim olan anlayışta, üretim değil, para ile para kazanma yöntemi tercih edilmiştir.
FEX piyasalarında günde ortalama 2 trilyon dolar işlem görürken, dünyadaki yıllık toplam ticaret hacmi sadece 6,5 trilyon dolar civarındadır. Bu yöntemle paranın belli ellerde stoklanması, toplumda istenilen talebin ortaya çıkmasına engeldir. Uyguladıkları faize dayalı politikalarla Kapitalist anlayışın bu sorunu çözmesi imkansızdır.
Deflasyondan kurtulmak için tek bir program yeterli değildir… Aynı anda hem para politikası, hem maliye politikası, hem bunlara uygun dış ticaret modeli uygulaması, hem de Sosyal Devlet anlayışını hayata geçirmek gerekir.
Tüm açıklığıyla ifade ediyorum ki, ülkeler, Kapitalist anlayışı terk ederek, Milli Ekonomi Modelini hayatlarına geçirmedikleri sürece bu hastalıktan kurtulamazlar.
Görüldüğü gibi ihtiyaçları sınırlı olan insanın, ihtiyaçlarının karşılanması noktasında bir problemi yoktur. Ekonominin sorunu kaynak fazlası nedeniyle bunu toplumun tamamının kullanımına açacak projelerdir.
Kaynakların sınırsız olduğu kabul edildiğinde, Milli Ekonomi Modeline göre asıl mesele, bu kaynakları değerlendirmek ve toplumun her kesiminin adaletli bir şekilde istifadesine sunmaktır.
Tezimize göre bunu yapacak olan da, kaynakları tüm insanlığın hizmetine sunacak bir sorumluluk ve hesap verme duygusuna sahip insandır.
Milli Ekonomi Modeli, ekonominin yalnızca bir meselesini değerlendirmek yerine, tamamını inceleyen ve biri halledilirse diğeri çözümsüz bırakılan sorunların tamamına çözümler getiren tek modeldir.
İktisat tarihinde bilinen böyle kapsamlı ikinci bir tez mevcut değildir.
Tezimize göre ekonominin tüm problemleri birbirine zincirleme bağlıdır. Ve bir meselenin halli için tek bir konunun değil, onunla bağlantılı her meselenin çözülmesi gerekir. Sadece Milli Ekonomi Modelindeki sistemin yapabildiği bu “topyekün çözüm modeli” dünya ekonomilerinin tek kurtuluşudur.
Gencturk…
|
Filed Under ( para) by nationaleconomiy on March-10-2008
Milli Ekonomi Modeli, insanın sınırlı ihtiyaçlarının sınırsız kaynaklardan karşılanması ilmi ve ülkelerin gerektiğinde her türlü mal ve hizmeti üretebilme gücüne sahip olması, iç ve dış harcamalarının borçlanmadan temin edebilmesinin adı ve formülüdür.
Çözümlerimize Milli Ekonomi Modeli’nde getirilen “Para tarifi” ile başlayalım.
Kapitalist anlayışa göre para, sadece mübadele ve tasarruf aracıdır. Bu anlayışta paranın “tahrik unsuru olması” ve “emek ve üretimin karşılığı olması” özelliği yok sayılmaktadır.
Para hakkında bilgi sahibi olmak için onun hangi fonksiyonları yerine getirdiğinin bilmek gerekir.
Milli Ekonomi Modeline göre paranın 4 temel özelliği vardır.
1- PARANIN TAHRİK UNSURU OLMASI:
Modelimizde para, emeği tahrik ederek mal ve hizmet üretimini sağlayan bir araçtır.
Yani para, diğer iktisat ekollerinin iddia ettiği gibi ekonomiler üzerinde “etkisiz eleman” değildir. Bilakis, işlemci olarak, üretim ve tüketimle ilgili niyetlerin açığa ve ortaya çıkmasına vesile olmaktadır. Bu özellik yalnızca Milli Ekonomi Modeli ile iktisat literatürüne girmiştir.
2- EMEĞİN VE ÜRETİMİN KARŞILIĞI OLMASI:
Günlük hayatta para olmadığında gıda, giyim, barınma, güvenlik gibi temel ihtiyaçlar karşılanamayacağı gibi; yeraltı ve yerüstü kaynaklarını çıkaracak emek de devreye konamaz.
Para, harekete geçirdiği emeğin ürettiği mal ve hizmetin karşılığıdır. Üretimi devreye koyacak paranın başlangıçta karşılığı olmayabilir. Ama üretimle beraber para, kendi karşılığını hatta daha fazlasını oluşturma kabiliyetindedir. Zati değeri olmayan paranın maliyeti, üretim faktörlerini devreye koyarak elde edilecek mal ve hizmetin değerinden çok daha az olacaktır.
Paranın bu vasfı da yalnızca Milli Ekonomi Modeli ile ortaya çıkmıştır.
Milli Ekonomi anlayışında piyasalarda dolaşan para maliyetsiz olduğu için, emeği tahrik edecek ve üretim faktörlerini devreye koyacak para da maliyetsizdir. Başlangıçta zati değeri olmayan para, emeği tahrik etmek ve devreye koymak suretiyle, mal ve hizmet üretimini sağlayarak kendine karşılık bulur.
Emeğin ve üretimin karşılığı olarak devreye girecek olan para, atıl duran insanların emeğini harekete geçirir. Nitekim mesela, yol yapımı için gerekli olan malzemeler dağlardan temin edilerek, yollar insanların hizmetine sunulabilir. Bu sayede hem insanların emeği değerlendirilecek, hem de yol yapılarak ekonomik bir değer oluşturulacaktır.
3- PARANIN DEĞİŞİM (MÜBADELE) ARACI OLMASI:
Piyasada bulunan her türlü mal ve hizmet, para ödenerek satın alınır. Bu, paranın mübadele özelliğidir. Değişimin tam olarak yapılabilmesi için piyasada yeterli miktarda paranın bulunması gerekmektedir.
Liberal ekonomilerde tedavüldeki bu para maliyetlidir. Maliyetli para üretimde kısıntıya neden olur. Talep daralması da görülür.
Liberal anlayışta temel yöntem olan paranın faizle piyasadan çekilmesi, mübadelenin sağlıklı yapılmasını engeller. Paraya olan ihtiyacın emisyonla piyasalara iadesi engellenerek piyasalara para satanların önü açılmış olur. Neticede toplum, tüketim kabiliyetini kaybeder ve en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamaz olur.
Artan dünya nüfusunun tüketim yapamaması, üretim miktarının yetersizliğinden değil, insanların o tüketimi yapacak paradan mahrum olmalarından kaynaklanmaktadır.
Milli Ekonomi Modeli’nde mübadele için piyasada olması gereken para maliyetsizdir. Bu sayede paranın piyasalarda dönmesi, serbestçe dolaşımı, reel ekonomiye katkısı sağlanmaktadır. Mübadelenin yaygın şekilde yapılmasını sağlayan Milli Ekonomi Modeli, üretilen mal ve hizmetin değerinde mübadele yapılabilmesi için arz ve talebin dengede olmasını şart koşar.
Milli Ekonomi Modeli’nde denge, belirli bir matematik ölçüsü içerisinde, arz ve talebin bazen ayrı ayrı, bazen de aynı anda emisyonla desteklenmesiyle sağlanır. Bu yaklaşım ileride ele alacağımız sürekli büyümenin de formülüdür.
4- PARANIN TASARRUF ÖZELLİĞİ:
Liberal ekonomilerde paranın tasarruf edilmesindeki amaç faizle para kazanmaktır.
Dolayısıyla Liberal anlayışın değer saklama aracı olarak paraya yüklediği fonksiyonlar:
a- Paranın üretimden çıkıp, reel ekonominin dışına kaymasına,
b- Paranın tekelleşmesine,
c- Dünyada üretilen mal ve hizmetin global güçlerin eline verilmesine,
d- Üretim maliyetlerinin artmasına,
e- Talebin daralmasına,
f- İşçi ücretlerinin ve verimliliğin düşmesine neden olur.
Milli Ekonomi Modeli’nde piyasadaki para maliyetsiz olduğu için değer saklama aracı olarak para,
a- Mal ve hizmet üretimi,
b- Günlük tüketim ihtiyacının karşılanması,
c- Düğün, seyahat, hastalık gibi ileriye dönük ihtiyacın karşılanması için tasarruf edilir.
Tasarruf aracı olarak paraya yüklenen fonksiyon
a- Paranın serbest dolaşımına,
b- Üretim ve talebin artmasına,
c- Gelir dağılımının düzelmesine neden olur.
Şimdiye kadar yanlış uygulanan para politikaları ile, kişilerin tüketim kabiliyeti engellendiği gibi kaynakların da yeterince kullanılması imkansız hale getirilmiştir.
Modelimizde, bugün hızla gelişen ekonomilerde nedeni anlaşılamayan DURAĞAN DÖNEMDEN ÇIKIŞ VE BÜYÜMEDE SÜREKLİLİĞİN SAĞLANMASI temin edilirken, bir yandan da halledilmesi imkânsız gibi görünen İŞSİZLİK problemine çare olunmaktadır.
Bunun yolu olarak Sosyal Devlet anlayışı içinde ele alınan; ülke kaynaklarının, emisyonla desteklenmiş faizsiz krediler ve devlet – millet ortaklığı ile kurulacak üretim tesisleri yoluyla harekete geçirilmesi, üretim ve tüketimin beraber desteklendiği bir üretim seferberliği başlatılmasıdır.
Milli Ekonomi Modeli, üretimde devlet desteğinin sağlanması ile maliyetlerin aşağı çekilmesi, vergisiz bir ekonomi, faizsiz bir ekonomi, keyfi fiyatlandırmaya devlet tarafından engel olunması yaklaşımları ile de ENFLASYON sıkıntısını halletmektedir.
Bu bağlamda Milli Ekonomi Modeli, Kapitalist sistemin günümüze kadar çözemediği ve artık krizleriyle kabul ettiği GELİR DAĞILIMINDA DENGE, SÜREKLİ BÜYÜMENİN YAKALANMASI, TAM İSTİHDAMIN SÜREKLİ SAĞLANMASI meselelerini de tarihe gömmektedir.
Tezimizde devletin önemli bir vazifesi de, millete ait olan yeraltı ve yerüstü kaynaklarının milletin kullanımına açılmasının sağlanmasıdır. Bu sayede millete ait olan kaynakların yine millet tarafından işletilmesi ve kullanılması sağlanırken, bir taraftan da kaynakların doğru olarak işletilmesi ile üretim seferberliğinin hayata geçirilmesine katkıda bulunulacaktır.
Mesela, ülkenin herhangi bir yerinde bulunan petrol madeni bu ülkenin tamamına aittir. Ve milletin tamamına fayda verecek şekilde devlet tarafından işletilmelidir. Bu model devlet-millet ortaklığıdır. Kurulacak şirketin bir kısmının hissesi vatandaşlara ait olmalı, diğer kısmının gelirini ise devletin kamu harcamaları için ayrılmalıdır.
Milletin bu işletmelere ortak olması da emisyonun genişletilmesi yoluyla verilecek faizsiz kredilerle temin edilecektir.
Bu mesele, Türkiye’miz açısından ele alındığında ayrı bir önemi haizdir. Zira yaklaşık olarak 3 katrilyon dolarlık bir maden rezervine sahip olan Türkiye’ de yeraltı kaynaklarımız çıkarılan kanunlar ile yabancı şirketlere adeta peşkeş çekilmektedir. Sonunda “hazine üzerinde oturan dilenci”ye dönüştürülen Türkiye’de, kaynaklarımızı devrettiğimiz yabancılardan faizle para alır hale geldik. Bu bizim paramızı yine bize satmaktan başka bir şey değildir.
Ve yine biz Milli Ekonomi Modeli projeleriyle “tam bir üretim seferberliği”ni başlatıyoruz. KOBİ’lere ve esnaf kesimine uzun vadeli faizsiz kredilerin verilmesi ile; tarım kesimine ürününe karşılık -daha ürününü tarlaya atmadan- “faizsiz ve yarı bedeli avans olarak ürün ödemesi yapılması” ile; nakliyecilere, otobüs, taksi ve taşıma araçlarının temini ve yenilenmesi için faizsiz uzun vadeli kredi temini ile; sanayiciye proje mukabili faizsiz uzun vadeli kredi imkanı ile gerçekte hem üretim hem de tüketim beraber desteklenmektedir.
Modelimize göre devletin halkı desteklemesi bir ekonomi kuralıdır.
Üretimin önünü açacak bir diğer proje ise, devletin yatırım ve üretim için gerekli olan parayı sıfır faizle kendi vatandaşına sağlamasıdır. Bu şekilde üretimin önü açılacağı gibi, maliyetler de düşecektir. Vatandaşlar arasında fırsat eşitliği de bu sayede sağlanacaktır. Proje mukabili verilecek olan bu krediler, her aşamasında kontrol edilerek ilgili raporlar proje sahiplerine sunulmalı, hukuki müeyyideler ile işleyişi temin edilmelidir.
Öte yandan devlet, içeride ve dışarıda gerek Sosyal Devlet politikaları ile ve gerekse para politikaları ile kendi üreticisine pazar imkanı sağlamakla mükelleftir. Bu pazarın oluşturulması üreticiye verilecek krediden çok daha önemlidir. Çünkü ürettiğine müşteri ve pazar bulamayan üretici, ürettiği kadar batacaktır. Dolayısıyla devlet, bizatihi kendisi piyasalarda alıcı olarak yer almalı ve kamun harcamaları ile belli sanayi kollarını ve özellikle stratejik sanayii desteklemelidir.
Devlet ayrıca, ileri teknoloji ve yüksek sermaye gerektiren sahalarda öncü ve üretici olarak piyasada yerini almalıdır.
“Üretim seferberliği ile topyekün bir kalkınma” hamlesi, Milli Ekonomi Modelinin oluşturduğu önemli bir projedir. Devlet, bu hamleyi, Sosyal Devlet uygulamaları ile hayata bizzat geçirmek durumunda olduğu gibi, sürekli büyümenin temini için gerekli olan çalışmaları da bizzat yapmak zorundadır. Zira, piyasaların olaylar karşısında kendiliğinden dengeye geleceğini savunun Kapitalist anlayış, tezimizin dikkat çektiği reel gerçeklerle tarihe karışmaktadır.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, sürekli büyüyen ekonomilerde üretim ve tüketim arasında belli bir açık meydana gelir. Eğer emisyon hacminin genişletilmesi yoluyla bu açığa müdahale edilmezse, ekonomilerin zaman içerisinde kendi kendini desteklemesi mümkün değildir.
Milli Ekonomi Modeli’ne göre “ekonominin yapısından kaynaklanan üretim ile tüketim arasındaki bu açığın kapatılması” da ancak devlet tarafından yapılabilir.
Devletin bu açığı, senyoraj hakkını kullanarak emisyonla kapatması, piyasalar için bir zorunluluktur.
Bu arada devlet, yerli sanayinin yurt dışında rekabet edeceği maliyet ve fiyat avantajlarını kendi ihracatçısına emisyonla sağlamalıdır.
Tüm bu üretim desteklerinin yanında, devlet aynı zamanda yerli sanayii korumak üzere, her türlü anti-damping uygulamalarını, gümrük ayarlamalarını yaparak kendi insanını korumalıdır.
Gencturk…
|
Filed Under ( manifesto) by nationaleconomiy on March-10-2008

|

İktisat tarihini değiştiren tez
“Devletlerin kaynaklarını ve milletlerin emeklerini sömürmenin 21. yüzyıldaki adı olan globalizm, siyasi boyutu demokrasi, ekonomik boyutu piyasa ekonomisi ve sosyal boyutu da insan hakları olan bir dünya görüşüdür. Ve bu görüş küçük bir azınlığın tüm dünya kaynaklarını sömürmesi mantığıyla hareket eder. Uygulanan ekonomi sistemleri ile insanlık aç, insanlık sefalet içindedir.
Küresel bir dünyaya ayak uydurmak gerekçesi ile az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yapılan tavsiyelerin yerine getirilmesi aslında süper devletlere bağımlı ve tüm imkanlarıyla hizmete hazır devletler oluşturmaktadır. Bu tavsiyeler, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için emek ve sermayenin dışarıya akışından başka işe yaramaz.
Milli Ekonomi Modeli’nin en önemli özelliği globalizmin karşısında devletlerin ayakta durabilmelerini temin edecek formülü içermesidir.
Biz, milli devlet anlayışı içinde tüm ekonomi konularına farklı bakış açıları getirerek globalizmin karşısında ayakta durabilecek ekonomi modelini ve onun uygulanacağı devleti kaleme aldık.
Bugün Rusya’da, Venezuella’da, Brezilya’da fiili olarak piyasalarda uygulamaya konulan milli ekonomi modeli ile ilgili gelişmeler göstermektedir ki, bu tez tüm dünyanın önünü açacak formüller içermektedir.
İktisat tarihini değiştiren tezimiz hangi özellikleri ile ve getirdiği hangi yeniliklerle sıkıntı içindeki ekonomiler için bir çıkış yolu olacaktır.
Geliniz ilk defa milli ekonomi modeliyle iktisat tarihine giren ekonomi konularına bakalım.
Kaynaklar yeterli ve ihtiyaçlar sınırlı gerçeği
Kapitalist ve liberal sistemler ihtiyaçlar sınırsız derken, bu ihtiyaçların karşılanacağı kaynakların yetersiz olduğunu kabul eder.
Sömürgeci ülkeler kaynakların sınırlı olduğundan yola çıkarak bu kaynakların herkese yetmeyeceği sonucuna varmıştır. Bu sebepten dolayı insanlık kendi sahip olduklarına değil, başkalarının elindekilere göz koymuş, asırlar boyu devam eden savaşlar ortaya çıkmıştır.
Denilebilir ki, kaynaklar sınırlıdır inancı insanlığın egosunu tahrik etmiş, doymak bilmeyen hırsı insanlığın ecel şerbeti olmuştur.
Dediklerimize örnek olarak sosyalizm ve kapitalizm yeterlidir. Bugün Afganistan’da, Irak’ta dökülen kanların, Somali’de akan kanın, Çeçenistan’da, Eritre’de, Kosova’da, Lübnan’da akan kanın, göz yaşının, ölümün sebebi hep bu ihtiras sahibi insanın doyum nedir bilmeyen egoizminden kaynaklanmaktadır.
Kaynaklar sınırlıdır diyenler insanoğlunun tabiat sahnesinden çıktığı bugüne kadar hangi kaynağı tüketmiştir ki, böyle fikrisabitler oluşturmuştur. Mesela ormancılık mı, hayvancılık mı, denizcilik mi, tarım mı? Hangisi bitmiştir?
İptidai dönemlerde yılda tarım arazilerinden bir defa ürün alan insanoğlu, teknolojinin imkanlarıyla neredeyse her ay ürün alabilme devrini yaşamaktadır. Bu tarımda böyle, ormancılıkta böyle, sanayide böyle enerjide böyle. Kaynaklar açıldıkça açılıyor ve sonunu getirmek diye bir durum mevzubahis olmuyor.
Mesela sözkonusu enerji olduğunda bir ton suyun yüz metre derinliğindeki bir yere düşmesi ile elde edilen enerjiye mukabil bugün nükleer teknoloji ile bir santimetre küp büyüklüğünde bir maddenin çözülmesiyle yüzlerce misli daha fazla enerji elde edilebiliyor.
Durum bu kadar açıkken halen kaynakların sınırlı olduğundan nasıl bahsedilebilir. Kaynaklar sınırlıdır demek, ideolojik bir yaklaşım olup, ihtirasın tatmini yönünden bir iddiadır. İnsanların ihtiras yönünden tatmini ise asla mümkün değildir.
İhtiyaçlar yönünden ise mevcut kaynaklara bakarak bu ihtiyaçların karşılanmaması gibi bir düşünce sözkonusu olamaz. Aslında doymak nedir bilmeyen insanoğlunun tabi ihtiyaçları değil, ihtiraslarıdır.
Sizin bir apartmanınız, bir villanız olsa ikincisini istemeniz, bir otomobiliniz olsa diğer birini istemeniz aslında onlara olan ihtiyacınızdan değil, bizim geleneğimizde aç gözlülük diye tabir edilen insanın doyumsuzluğundan kaynaklanmaktadır. O halde yapılalacak olan iş dünya üzerinde her bireye yetecek olan kaynakların insanlar arasında adil paylaşımını temin etmektir.
Milli Ekonomi Modeli yeterli kaynaklar var ve onun içinde dünyada kaynak savaşına gerek yoktur der.
Modelin merkezinde insan var
Bugün insanlar açlıktan ölüyor, kaynak savaşları hala devam ediyorsa, bu sistemlerin insana bakışıyla alakalı bir konudur.
Demek ki değer verilen insan değil sistemdir. Ve yine sistemler insan için değil, insan sistemlerin devamı için bir araç mesabesindedir.
Bu mantıkla baktığınızda aç olanın karnını doyurmanız geçim sıkıntısı içindekine çare bulmanız imkansızdır.
Eğer siz sistemin merkezine insanı koyamazsanız sadece belli bir menfaat grubunu tatmin edecek bir model tahsis edersiniz ki bu geri kalan çoğunluğun küçük azınlığa hizmetinden başka bir şey veremez. Milli ekonomi modelinin merkezinde önce insan vardır.
Bu haklarıyla doğan insana hakkını verecek ve onu koruyacak bir devlet anlayışını ve bireyden topluma her ferdi kucaklayacak bir sistem biçimini de içerir.
İnsanın tercihlerini hem kendi yararına hem de toplumun menfaatlerine uygun bir hale getirmek sistemin vazifesi olmalıdır. Şu anda başta AB topraklarında olmak üzere sosyal harcamalarda kısıtlamalara gidiliyor. Bu belli kesimlerin haklarının devlet eliyle kısıtlanmasıdır.
Halbuki yapılmasının faydasına inandığımız şey herkesin adil paylaşımdan istifade ile geçim standartlarına sahip olmasıdır. Tezimiz de bunu ortaya koymaktadır.
Adil bir gelir dağılımı
bugün elimizde yeterinden fazla emtia olmasına rağmen alım gücü yeterli seviyede olmadığı için talep daralması görülmektedir. Eğer siz talep eksikliğini bir şekilde ortadan kaldıramazsanız sonuç deflasyondur.
Gelir dağılımındaki dengesizlik sonucu toplumun belli bir kısmı geçim sınırının altında ise ekonominin sağlıklı olması asla mümkün olamaz. Bunu önlemenin yolu adil bir gelir dağılımıdır. Bireylerin gelirlerini en azından geçim sınırına taşıma zorunluluğu şarttır.
Devletin ekonomiye müdahalesinin ortadan kaldırılması piyasalarda global sermayedarların önünün açılması, faiz, devletlerin senyoraj hakkını kullanmaları yerine dışarıdan faizle borç almaları ve özelleştirme, adil bir gelir dağılımına engeldir.
Biz bunun çözümü olarak tüketici kesimin devlet tarafından desteklenerek alım gücünü devreye koyduk.
Şayet kaynaklar ihtiyaçlara cevap vermemiş olsa idi, fertlere yetecek kadar kaynak olamazdı. Halbuki kaynaklar konusunda devletin şirket kurarak vatandaşların tamamını bu kaynaklara ortak etmesi mümkündür. Bu her bireyin bu kaynaklara sahip olduğu manasına gelir. O takdirde fertlere yetecek kadar kaynak var demektir. Onun için devlet elindeki kaynakları kullanarak sosyal devlet projeleri ile adil gelir dağılımını sağlayabilir.
Milli Ekonomi Modeli de bunu hayata geçirmeye çalışıyor. Adil bir gelir dağılımından maksat herkesin aynı miktarda gelire sahip olması değil, herkesin geçimini temin edeceği belirli bir gelir düzeyine ulaşmasıdır.
Adil gelir dağılımının temin edilebilmesi için,
a- devletin piyasalarda global güçlerin kontrolüne engel olması gerekir
b- isteyen herkese proje mukabili faizsiz kredi verilmesi, paranın tekelleşmesini önleyeceği gibi, milli gelirin adil bir şekilde dağılımını da sağlayacaktır.
c- Sosyal devlet projeleri gelirin adil dağılımını sağlar.
d- Milli ekonomi modelinin vergi anlayışı yani gelir düzeyine göre vergi alınması da gelirde adaleti temin eder.
e- Ayrıca yer altı zenginliklerinin devlet-millet ortaklığıyla işletilmesiyle ciddi bir gelir temin edilir.
Sürekli büyüme nasıl gerçekleşir?
Milli Ekonomi Modeli tüketim eksenli bir ekonomi analizidir. Ekonomi tarihinde ilk defa tüketen kesim dikkate alınarak hazırlanan bir modeldir.
Bugün tıkanan ekonomilerin sürekli büyümeyi temin edebilmeleri ciddi bir sorundur. Sürekli büyümenin olabilmesi için, üretim ve tüketimin devamlı devrede olması şarttır.
Peki bu nasıl olacak?
Eğer bir ekonomiyi büyütmek istiyorsak, tüketim kesimini desteklemek zorundayız. Tüketim kesimi desteklendiğinde üreticinin Pazar problemi kalmayacaktır. Böylece hem üretim, hem de tüketim aynı anda devreye girmiş olacaktır. Üretim ve tüketimin aynı anda devreye girmiş olması demek, ekonominin sürekli hareket halinde olduğunun bir ifadesidir ki, o takdirde ekonomi sürekli bir büyümenin içine girmiş demektir.
Bugün yapılan iş, gerek üretimden gerekse tüketimden tahrik unsuru olan parayı çekip, belli sermaye sahiplerinin elinde tehdit unsuru haline getirmektir. Böylece insanların elinde olması gereken para belli güçlerin elinde hem üretim ve hem de tüketimden dışlanırken, pazarda harcanması gereken para olması gereken yerlerde olmadığı için Pazar problemleri ortaya çıkmaktadır.
Dikkat edilirse, dünyada ciddi sermayedarların var olmasına rağmen, ne üretim ne de tüketim istenilen seviyede değildir.
Belli ellerde stoklanmış olan sermayenin adil bir şekilde yaygın halk tabanına kazandırılmasıyla Pazar ihtiyacı üretilen mamüller için giderilecek ve üretici kendisine rahatlıkla malını satabileceği hazır bir Pazar bulacaktır. Bugün gerek pazarda olanların ve gerekse pazara gidenlerin elinde istenilen imkan olmadığı için ne üreten kendisine üretim için gerekli desteği bulabiliyor ne de tüketen tüketimini yapabilmek için gerekli olan imkanlara kavuşuyor.
Liberal kapitalist sistemin getirdiği bu parada tekelcilik anlayışı maalesef hem üretimi hem de tüketimi tıkayan büyük bir engel olarak ortaya çıkıyor.
O bakımdan tüketici kesimi desteklemek zorundayız. Bugün ekonomilerin en büyük problemi tüketim kabiliyetini kaybetmiş insanları yığınlar haline getirmek oluyor.
Ayrıca elde edilen gelirin tamamının tüketime dönüştüğünü var saysak bile, gelir en fazla kendisi kadar bir tüketim oluşturulabilir. Sonuçta üretim ile tüketim arasında eksik üretim miktarı kadar fark ortaya çıkar.
Bu açık kapatılmazsa zaman içinde ekonomilerde durağan döneme geçilmesi kaçınılmazdır.
Dünyanın bugün yaşadığı kader de budur.,
İşte milli ekonomi modeli bu durağanlığı ortadan kaldırmak için devletin üretim ve tüketim arasında oluşan eksikliği tamamlamasını, devletin senyoraj hakkını kullanmasını ve bunu sosyal devlet modeli ile tüketim kesimine aktarmasını çözüm olarak sunmaktadır.
Para, özgürlüğüne kavuşacak
Faiz, bugün tüm dünya ekonomilerinin sıkıntısı olan resesyon, stagflasyon, deflasyon, işsizlik gibi birçok hastalığın ana kaynağıdır.
Üretimden uzak, reel değil, sanal ekonomik büyüklükler ortaya çıkaran faiz, para ile para kazananın dışında topluma bir şey vermez.
Paranın belli ellerde tekelleşmesini istemiyorsak, maliyetlerin artmasının önüne geçmek istiyorsak, talep daralmasını yok etmeye karar vermişsek ve neticede verimliliği artıracaksak faiz devre dışı kalmalıdır.
İşte milli ekonomi modeli faizi bu gerekçelerle sistemden çıkarır. Faizsiz bir para politikası, emeği tahrik edecek üretim faktörlerini devreye koyacak paranın maliyetsiz olması demektir.
Bunun yanında faizle borç alan ülkeler açısından olayı ele alırsak, verilen bu değerler karşılığında ülke ekonomilerinin tamamı belli başlı yabancıların kontrolüne geçer. Artık ekonomik ve siyasi bağımsızlıktan bahsetmek mümkün olamaz.
Tezimizde faiz ortadan kalkacağı için, para piyasada herkesin ulaşabileceği bir şekilde bulunacağından ekonomilerin ihtiyaç duyduğu tüketim ve üretim sağlanacaktır.
Tezimiz faizi tamamiyle sistem dışı tutmaktadır. Para, özgürlüğüne kavuşurken, hem gelir dağılımında denge sağlanacak, hem de üretim önündeki engeller kaldırılacaktır.
Paranın maliyetsiz olarak piyasalara sunuluşu enflasyonun oluşumunu engellediği gibi talep daralmasından kaynaklanan deflasyon da önlenecektir.
Gencturk… |
|
|
|